ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
KÂZIM
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Emel ÖZTOPALOĞLU

Bir adam vardı. Hissettiği ve düşündüğü gibi yaşadı. Derdi herkesçe sevilmek, takip edilmek olmadı hiç. Buna rağmen çok ama çok sevildi, seviliyor, sevilecek...

O sevilesi adam 40 yaşında artık. Hayır! “Yaşasaydı 40 yaşında olacaktı” değil. Hâlâ yaşıyor. Şevval Sam, “O, bu dünyada var olmak için bir bedene ihtiyaç duymayacak bir insan” demişti Kâzım Koyuncu için. Belgeselini yapan Ümit Kıvanç, “Bu memleketin en çok ihtiyaç duyduğu ama ne yazık ki kolay kolay yetiştiremediği insan tipinin harika bir örneği. Kâzım, şarkılarla aramızdan geçti. Ne yazık ki hakikat bu. Geçmesin istiyorum.” diyerek onun gidişine isyan edip ölümsüzlüğüne inananlar arasına katılmıştı.

Kâzım aslında hâlâ yaşıyor. Memleketin bir köyünde, yaşlı bir ninenin merhametinde, asi bir delikanlının cesaretinde, genç bir kızın ilk sevdalanan yüreğinde, işçinin alın terinde, kadersiz ölenlerin toprağında... Yeryüzündeki bütün güzel insanlarla, bütün renkli iklimlerle, bütün haklı mücadelelerle yaşıyor inadına!

Hiç öyle yabancı filozofların kitaplarından laf çalmayın. O “Allah’ın Hopa’sı”ndan çıkmış düşünürü hatırlayın. Televizyon televizyon dolaşıp ha babam konuşan “her şeyin uzmanı” herkesten uzak durun. Yaptığı güzel şeyleri medyanın gücüne yaslanmak yerine doğrudan insanın gücünü tercih ederek paylaşan, hiç kimsenin bir şey dayatamadığı o sanatçıyı sakın ha unutmayın. O hayata itiraz edebilenlerin yumruğunda yaşıyor.

Kâzım’ı hangi bir yönüyle konuşmalı ki, hangi bir? Hem onu anlatmak bize düşer mi? Onu sadece sevmek bizi söz sahibi yapmaya yeter mi? Bilemiyorum. Bir hayranı “Seni dinlerken bir çocuğun ormanında yürüyorum.” demiş ona. Ben de herkese şiddetle tavsiye ederim o ormanda yürümeyi. Yürü yürü bitmeyecek bir orman... Hem müziğiyle hem düşünce dünyasıyla...

Peki, Kâzım Koyuncu neler yaptı, neler söyledi?..

Müziğe pek çok şey kattı, kendi coğrafyasının folklorik öğelerinden hiç uzaklaşmadı. Özgün-protest çizgide de durdu, rock’n roll’da da... Üstelik müziğin dışında da hayata pek çok şey verdi bu sırada...

Karadenizli bir müzisyen olmasının ötesinde bir devrimci olduğunu söyledikleriyle, yaptıklarıyla ortaya koydu. Devrimi ulaşılamayacak bir düş olarak görmek yerine, düşünüldüğü anda yaşanacak bir şey olduğunu gösterdi. Diğer çocuklardan farklı olarak “aklında soru işareti olan üç beş çocuktan biri” oluşunu kitap okuyan babasına bağladı, babası aracılığıyla 12 Eylül’e tanıklık etmesine... Belki de bunlardan etkilenerek “Çocuklara güzel şeyler okutmak lazım. Ordan bir vicdan oluşuyor kenarda kalmışlara karşı.” şeklinde tavsiyede bulunacaktı büyüyünce. Ayrıca çocukların ve gençlerin kendisi hakkındaki düşüncelerini de önemseyecekti.

Bazıları, özellikle hemşehrileri, onu yakından tanıyordu; bazıları da ölümünden sonra tanımaya başladı. Hangi durumda olursa olsun onu biraz olsun takip etmiş olanlar Türkiye’den ve dünyadan duydukları haberlerin ardından, benzer konularda onun söylediklerini hatırlarlar. “Şimdi bu durumda Kâzım ne söylerdi?” diye düşünmekten kendilerini alamazlar.

Mesela geçtiğimiz günlerde asgari ücret zammıyla bir günde ne alabileceğimiz konuşuldu: 1 somun ekmek, 50 gr peynir, 0,34 l süt, 12 gr bebek maması vs. Bunlardan birini seçebilirsiniz dendi bize. Asgari ücretli bir kilo et için 8 saat çalışmalıydı, bir gömlek almak için de 13 saat... Burada Kâzım Koyuncu’nun emekle ilgili düşünceleri hatırlanabilir. Dünyada en önemli değerin emek vermek olduğunu, emekçilerin yanında olmayı seçtiğini anlatırken kolay para kazanan insanların günde 10 saat çalışarak eve ancak birkaç parça ekmek peynir götürebilen milyonlarca insanı unuttuklarından yakınmıştı. Bir sanatçı olarak emeğe saygı göstermenin gerekliliğini vurgulamış, kolay elde edilen şeylerin nafile olacağını, bir şeyi hak etmek için daha fazla emek göstermek gerektiğini savunmuştu.

Hopa’dan İstanbul’a üniversiteye gelirken, köprü altına giden şairlere öykünüp kendisine “şair ceketi” yaptırmak isteyen duygusal sanatçı, gerçekler karşısında hırçındı. Bir şeylere kızıyordu ve başkalarına da bunu tavsiye ediyordu: Kızsınlar, bağırsınlar...

Sahil yolu projesine, nükleer santrallere... Politikacılara, iş adamlarına... Hep kızıyordu. “Siz kimsiniz? Binlerce yılda oluşan doğayı hangi kafayla, hangi vicdanla yok edebiliyorsunuz?” diye çıkışıyordu onlara. Daha da “ileri giderek” ya geri zekâlı olduklarını ya da çok kötü niyetli insanlar olduklarını ve milleti aptal yerine koyduklarını iddia ediyordu. Çocukların Karadeniz sahillerinde artık pek çok şeyi yapamayacaklarına üzülüyordu. Kendi çocukluğunun çalınmasına da... Kâzım Koyuncu’nun solo albümlerinden birinin adı “Viya” idi; aletsiz Laz sörfü anlamında. Karadenizli çocuklar artık denizlerde “viya” yapamayacaktı. Karadeniz halkını da suçluyordu, çünkü “oralı olmak, orada yaşamak oranın farkına varmama hakkını vermiyordu o insanlara”.

Yine bugünlerde Japon bakanın Fukuşima nükleer santralinden alınan suyu elleri titreyerek içtiğini gördük. Japon bakanın bu benzer davranışı ile ondan daha cesur(!) olan yerli ve orijinal versiyonunun ölümü aynı günlere denk geldi.  Ölünün arkasından konuşulmaz dense de her ölünün ardından iyi ya da kötü konuşulur. O yüzden bu konuyu hatırlatmak vicdansızlık olmasa gerek. Çernobil’den sonra o bakanın “bir şey olmaz” diyerek çay içmesinde hem zekâ sorunu hem suç vardı Kâzım’a göre. Böyle yapmak yerine insanların sağlığı için araştırma yerleri kurulmalı, kanser için erken teşhise önem verilmeliydi. Bunun için suç duyurusunda da bulunmuşlardı ama kanser oranlarıyla ilgili resmî tutanaklar yoktu, dava da zamanaşımına uğramıştı. Amin Maalouf, Çivisi Çıkmış Dünya’da “Zamanaşımı hukukçuların icat ettiği bir kavramdır; halkların belleğinde zamanaşımı diye bir şey yoktur.” diyor. Bu gibi olaylardan çok sonra doğan bazı gençlerin duyarlılığı bunun kanıtlarından biri olsa gerek.

Kâzım’daki isyan duygusunun içine merhamet de karışmıştı çoğu zaman. Bu konu açılınca köy insanını düşünmüş, “Ya o hangi felsefeyle acısını yumuşatsın? Sen kimsin, ona bu acıyı tattırıyorsun?” diye halkın kutsal avukatlığına soyunmuştu. Cinayet gibi ölümlerin kader diye yutturulmasını hazmedemiyordu. Radyasyondan kanser olmak da kader değildi, heyelanda depremde ölmek de... “Gücüme gidiyor. Kaderi sevmiyorum. Niye öyle olsun?” diyordu. Ülkenin halk düşmanından, vatan haininden geçilmediğini savunuyordu ve herkesin en vatansever kendisini görmesinden şikâyetçiydi. Lazca müzik yaptığı için şovenizmle suçlandığı olmuştu. Oysa o, dünyadaki bütün kültürleri seviyor, korumak ve yaşatmak istiyordu. Bütün toprakları kendi toprağı görüyordu. Bu, çoklarında olduğu gibi göstermelik bir düşünce değildi onda. Kendisinden Kürtçe şarkı istendiğinde, “Ben sizin yanınıza kendim olarak geldim. Bizim birbirimizi kabul etmemiz için, birbirimize benzememize ihtiyacımız yok.” demesi bundandı. Muhalif kişiliği, yöneticileri tümüyle reddetmiyordu ama politikanın kader olmasına sonuna kadar itirazı vardı, “İktidarsan hedefte sen varsın.”

Son zamanlarda bir sanatçının doğayla, siyasetle ilgili bir şeyler söylediğinde “Herkes kendi işine baksın” tavrıyla karşılaştığını eskisinden daha çok görüyoruz. Sevgili Kâzım Koyuncu’nun bunun için de söyleyecek sözü var, “Toplumsal sorumluluğu yok diye bir adamın sanatına karşı çıkmam. Ama keşke hepimiz birbirimizden sorumlu olduğumuzu hissedebilsek. O zaman hayat daha güzel olabilir. Hayatı bir adım ileri götürebilenler cesur ve sorumluluk sahibi insanlardır.”

Birçok şey hakkında “kendi” cümleleri vardı, üstün duyarlılık sahibiydi. Bu tavrını “Rahat durmuyorum. Kendi sorunlarımın çok dışında şeylerle ilgilendiğimi biliyorum. Büyük misyonerliğe soyunmadım. Kendi mutluluklarım hayatın bütün çelişkileri içinde bir yerde durmak zorunda. Hayat çok iyi gitmiyorsa ben de mutsuz oluyorum.” şeklinde açıkladıktan sonra belki bu yüzden “beni radyasyon değil Türkiye’nin sistemi kanser etti” çıkışında bulunacaktı.

Pervasızca “Şimdiye kadar verdiğim bütün mücadele ve rahatsızlık için kimseden özür dilemiyorum ve yaptığım her şeyden de gurur duyuyorum. Bundan sonra da hayatım ve sağlığım nereye giderse gitsin daha da gıcık, illet, muhalif bir herif olmaya devam edeceğim.” dedi... Ve hayat hâlâ onunla devam ediyor. Müziğiyle tanınmaya başladıktan sonra daha çok tulum, kemençe çalındığı için kendisini cennetlik olarak görüyordu Kâzım Koyuncu. Yok olmaya yüz tutan hikâyeleri, türküleri, kültürleri yeniden canlandırmak hayli gurur verici olmalı. O, müziğiyle olduğu kadar içinden çıktığı halktan uzaklaşmadan halka örnek olmasıyla da sevildi. Her şeye rağmen kendisini çok şanslı gördüğünü dile getirdi durdu “kalabalıkların sevmediği yaramaz Karadeniz çocuğu”, yakalandığı kanseri bile “çok fiyakalı bir hastalık” olarak tanımladı. Fiyakalı olan kendi iç dünyasıydı aslında. Hasta yatağında zafer işaretli pozu hayattan vazgeçmeyeceğini simgeliyordu sanki. Kendi hastalığında bile maddi durumu kötü olan hastaları, onların yakınlarını, Türkiye’deki sağlık sistemini ve burada hasta olmanın, hatta insan olmanın zorluğunu düşündü.

Böyle büyük meselelerin yanında arkadaşlığa ve aşka da hayati önem vermiş olması dikkâte ve takdire şayandır. Akılcı ifadelerine karşın “tüm akılları toplasam da bir aşk yetmiyor” diyecek kadar da aşk adamıydı. Hatta popüler kültürün vücut bulduğu “star”lar yerine onu aşkla, hayranlıkla takip edenlerin çoğaldığı söylenebilir. Onunla karşılaşmış, yüz yüze gelmiş, birkaç dakika olsun vakit geçirmiş şanslı insanların da değmeyin keyfine... Hâsılı, Kâzım Koyuncu öyle ya da böyle herkesin tanıması gereken insanlardan... “idi” değil, hâlâ öyle ve bu devam edecek...

Son olarak, sevgili Kâzım’ın bu yıl bayrama denk gelen doğum gününü kutlayalım ve bayramların birleştirici, barışa işaret eden yönüne inanan güzel insan gibi biz de “yanık” ülkelere, şehirlere, insanlara kalbimizden sevgilerimizi gönderelim...
 

emel.oz87@gmail.com

 

 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 11.10.2018 - 09:36:29 | Şu an 145 kişi online | Kullanım Koşulları