ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
KADROSUZLAR
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Emel ÖZTOPALOĞLU

“Öğretmenler sırça köşklerde yaşamıyorlar. Son zamanlarda böyle bir kamuoyu yaratılmaya çalışılıyor, farkında mısınız?”

Geçtiğimiz aylarda hükûmetten öğretmenlerin özlük haklarının iyice sallantıda olduğunu gösteren ‘öneri’ler gelmesi üzerine, sosyal medyada dolaşan tepki ifadelerinden biri yukarıdaki sözle başlıyordu. Kulağa çalınan ve böyle bir tepkiye neden olan önerilerden bazıları: Öğretmenlerin mesaileri diğer memurlarınki gibi olsun, öğretmen dersleri bittikten sonra etütlere kalsın, ek ders ücretleri iptal edilsin, hafta sonu vardiyası başlasın, sömestr ve yaz tatillerinde ek mesai olsun...

Öğretmenlerin çalışma sistemindeki değişiklik önerileri değildi sadece mesele. Pek çok meslek gibi öğretmenlik de eskiden daha kıymetliydi. Ama artık bu meslek de değersizleştiriliyor. Öğretmenler hafifseniyor, incitici muamelelere, yorumlara maruz kalıyorlar. Bizzat ya da dolaylı olarak duyduklarımdan örnek vereyim:

“Oh ne ala! Yarım gün mesai, üç ay tatil... Keşke ben de öğretmenliği tercih etseydim, çok pişmanım...” (Üç ay tatil öğrenciler için!)

“Rahat iş, maaşı da fazla... Salla başı al maaşı!”

“En ballı meslek, öğretmen milleti de bulmuş bunuyor...”

“Bir kadın için en ideal meslek...” (Eviyle, kocasıyla, çocuklarıyla ilgilenmesi açısından değil mi?!)

Bir de öğretmen çeşitlerini sayalım mı? Öğretmen adayı, ücretli öğretmen, vekil öğretmen, sözleşmeli öğretmen, kadrolu öğretmen, dershane/özel okul öğretmeni, emekli öğretmen, tüccar öğretmen... Tüccar öğretmen hariç her birinin derdi de apayrı...

Bir meslek grubundaki kişiler başka mesleklerden insanların yaşadığı zorlukları düşünse, onların da gasp edilen haklarına sahip çıksa her şeyin daha güzel olacağına inanıyorum demiştim. Topyekûn mücadele yerine neden “sadece benim işim zor” mantığı? Meslekler arası -hatta her meslekte farklı branşlar arasında da var bu- çatışma bize ne kazandırır? Biliyoruz ki yurtta ve dünyada yoksullar varsıllardan kat be kat fazla ve yoksul çoğunluğun işi zaten yeterince zor. Öyleyse neden böyle bir tavrı seçerek işi daha da zorlaştırıyoruz?

Ben öğretmenliği sadece dershanede ve resmî okulda ücretli olarak tecrübe ettiğim halde, gözlemlediğim olaylar ve durumlar karşısında kadrolu öğretmenlere de üzüldüğüm olmuştur. Evde de devam eden mesaileri, idareci-veli-öğrenci üçgeni arasında sıkışıp kalmaları, kendi alanlarının dışında pek çok bürokratik işlere, angaryaya zaman harcamak zorunda olmaları... Bin bir güçlükle atandıktan sonra kendilerine “sen burada norm fazlası kadrodasın, şu kadar zaman içinde bu kadar tercih yap, yoksa biz seni rast gele bir yere atayacağız” denmesi, eş durumu tayinlerinde karşılaştıkları sorunlar... İnsan atanamamaktan ayrı, atanmaktan ayrı korkuyor.

Öğretmen adayını üretime katılamamak kadar hatta belki daha fazla mahalle, akraba, eş dost baskısı da bunaltıyor. “E, her sene binlerce öğretmen alınıyor ama?” diyenler, “Yine mi işe giremedin, yine mi boş duruyorsun?” kodlu bakışlar... En son trend de şu: Bari Van’a atansaydın... Sanki insanları topluca bir yere kapatıyorlar ve aynı lafları, tavırları ezberletiyorlar. Boşuna hem kendim şahit olup hem arkadaşlarımdan, öğretmenlerimden duymuyorum aynı hikâyeleri, teraneleri...

Çevrenin baskısı dışında bir de işin hükûmet boyutu var, hiç olmadıkları kadar açık sözlüler artık. “İhtiyacımız olan kadroyu ücretli öğretmenlerle karşılıyoruz zaten.” diyebiliyorlar alenen. Ücretli varken niye kadrolu atasınlar ki! Öğrenciler cephesinden bakarsak; ücretli öğretmen okula yeni geldiğinde “Hocam siz kadrosuz musunuz?” sorusuyla karşılaşır, yerine atama yapıldığı için işine son verildiğinde de okuldan ayrılırken “Öğretmenim, siz öğretmen değil miydiniz?” sorusuyla.

Ataması yapılmayan öğretmenler için ne öneriyor hükûmet? Özel okul sayısını arttırmak! Daha güzeli, öğretmen ithal etmek! Sayıları eğitim fakültelerinden hayli fazla olan fen-edebiyat fakültelerinden mezun olanlar da pedagojik formasyon belgesi ve KPSS peşinde koşacaklarına “kendilerine başka bir yol bulsunlar.” Nasıl bir yol?  Özellikle fizik, kimya, biyoloji mezunlarının sıkıntısı büyük. Bu üç branştan sınava girenlerin sadece yüzde 0.73’ü atanıyor! Bir eylemde siyah duvaklı genç bir kadının elinde “fizik-kimya-biyolojiye atama yoksa evlenmek yok, üç çocuk hiç yok!” yazılı döviz olması boşuna değildi.

Evet, atama olmayınca başka yolar, başka işler bulmaya çalışıyorlar. Kimisi “Ne güzel bölüm okumuşsun, niye öğretmenlik yapmıyorsun?” diye geri çevriliyor; kimisi sekreterlik, garsonluk, inşaat işçiliği, gece bekçiliği... yapıyor. Bir tanesi çay ocağında çalışırken bardakları kırınca patronu tarafından azarlanıyor, bunun üzerine kendisini asıyor. Eminim birileri insan ruhunda biriken onca şeyi göz ardı edip “İnsan bunun için intihar eder mi?” demiştir, diyecektir.

Neden bir genç “Dershanede çalıştım ama inşaat işçiliğinden pek farkı yoktu, o yüzden inşaatta çalışmayı seçtim” desin, neden “dershane 200 TL teklif ediyor, bu kadar mı değersiziz” diye ezilsin? Neden kanser ya da ruh hastası olsun? Neden ölümü seçsin? Kanser hastası olduğu için izin süresini aşan sözleşmeli öğretmen neden işinden, maaşından olsun? PKK tarafından kaçırılan öğretmenlerin ders ücretleri neden kesilsin? Neden o öğretmen yıllarca sabredip henüz atandıktan sonra depremde ecelsiz ölsün pek çok insan gibi, sırf görevde bir yılı doldurmadığı için ailesine yardım edilmemesi gündeme gelsin? Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu üyeleri neden “kamu düzenini bozmak” suçuyla yargılansın? Böyle şeylerin sözü bile edilmese ama hayal işte...

Ece Temelkuran yazmıştı:
“Ceyda Cansu Denker 25 yaşındaydı. 14 Eylül günü Antalya'da, dördüncü kattaki evlerinin balkonundan atlayarak intihar etti. Onlarcasını yaptığı iş görüşmelerinden birinden gelmişti. Dershane maaş olarak 300 lira önermişti. Yıllardır yaşadığı aşağılanmaya, yok sayılmaya ancak bu kadar dayanabildi. Ceyda Cansu, ataması yapılmadığı için intihar eden öğretmenlerden yirmi ikincisiydi!”

Ardından Eğitim-Sen uzmanları Deniz Yıldırım, İlker Akçasoy ile Ankara Tabip Odası uzmanı Kansu Yıldırım kitaplaştırdığı hikâyelerden örnekler sunmuş, “Meydanlarda açlıkla terbiye edilen öğretmenleri görünce çok utanıyorum” demişti. Utanması gerekenler bunları yaşayanlar veya konuya hassasiyeti olanlar değil, bunları yaşatanlar halbuki.  Eğitimi ticarîleştirenler, öğretmeni köleleştirenler çok insanın ahını alıyor. 

Gelmiş geçmiş bütün şehit öğretmenlerin, depremzede öğretmenlerin, emektar öğretmenlerin ve -her ne kadar iktidar partisinin bir grup toplantısında “Öğretmen Olamayanlar Birliği” olarak söz edilmiş olsa da- ataması yapılmayan öğretmenlerin öğretmenler günü kutlu olsun. Emeklerin er geç karşılık görmesi dileğiyle mücadeleye devam...

emel.oz87@gmail.com

 

 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 19.06.2018 - 01:16:01 | Şu an 117 kişi online | Kullanım Koşulları