ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
TASFİYE VE ÜNİVERSİTE
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Emel ÖZTOPALOĞLU

Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi... "Karşıt görüşlü bir grup öğrenci arasında çıkan taşlı sopalı satırlı kavgada..." diye başlayan haberlerin muhatabıdır hep fakültem. Geçtiğimiz ay çıkan olaylardan sonra okuldan süresiz uzaklaştırılan öğrenciler için, akademisyenlerin ve politikacıların desteğiyle "sokak üniversitesi" kurulması güzel bir eylemdi. Ancak, buna sebep olan olayların hiç yaşanmamasını dilerdik. Fakültemin kavgalarla anılması, İnkılâp Tarihi kitaplarında Dil Kurumu ve Tarih Kurumu ile birlikte sadece adının kalması beni üzüyor. Orada bilim adına daha güzel şeyler yaşamak, mezun olduktan sonra fakülteden güzel haberler duymak hayal olmuş.

 * * *

1936'da Atatürk'ün "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir." sözüyle yolunu çizen Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin (DTCF) daha 1940'larda engellerle tanıştığını ve o yıllarda neler olup bittiğini üniversitenin ilk zamanlarında araştırıp öğrendim. Fakültede yarı ideolojik yarı kişisel ilk gruplaşma belirtileri görülmeye başlanmıştı o dönemde. Özlemle andığımız usta gazeteci Uğur Mumcu'nun deyişiyle, 40'lı yılların en kızgın cadı kazanı DTCF'de kaynıyordu.

Fakültenin Felsefe Enstitüsü ilk gruplaşma belirtilerinin başladığı yerdi. Sağ eğilimli Felsefe hocaları (Necati Akder, Hamdi Akdemir) ile sol eğilimli Sosyoloji ve Psikoloji hocaları (Muzaffer Şerif Başoğlu, Behice Boran, Niyazi Berkes) arasında yaşanan uyuşmazlıkları, Enstitü Müdürü Fransız Prof. Olivier Lacombe bir yazıyla Dekanlığa anlatmıştı. Artık tartışmalar akademik olmaktan çıkmış, ideolojik kimliğe bürünmüş; öğrenimi aksatmaya başlamıştı.

"Dil-Tarih Olayları" olarak anılan olayların başlangıcı, Behice Boran'a göre, Yurt ve Dünya Dergisi'nin yayımlandığı tarihe (Ocak 1941) denk düşüyordu. Fakültenin öğretim üyelerinden Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Niyazi Berkes ve eşi Mediha Berkes'in birlikte çıkardıkları dergi, Türkiye'de yaşanan siyasal gelişmelere karşı bir tavrı, tepkiyi simgeliyordu. Halkbilimci Boratav'a göre biraz Atatürkçü biraz sosyalist bir dergiydi.

Fakültedeki cepheleşmeler giderek hızlanırken Nihal Atsız, 1944 yılında Orhun dergisinde yayımladığı "Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye Açık Mektup" başlıklı mektubuna "Sayın Türkçü Başvekil" diye başlamış, "Türkçülüğe yönelik son saldırılar"dan yakınmıştı. Ne var ki istediği ölçüde bir tepki yaratamamıştı. Başbakan'a hitaben ikinci bir mektup yayımlamış; burada Pertev Naili Boratav'ı ve Sabahattin Ali'yi komünist olmakla, Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i de onları korumakla suçlamıştı. Sabahattin Ali, bu mektupta kendisine vatan haini diyen Nihal Atsız'a dava açmıştı. Yani yalnız fakülte değildi bu olaylardan etkilenen; Adliye Binası, Ankara sokakları Turancıların sahnesi olmuştu. Türkçülük Günü olarak kutlanan 3 Mayıs, 1944 yılında Adliye Sarayı önünde sloganlar eşliğinde Sabahattin Ali'nin kitaplarının yakıldığı gündü.

Baskılara dayanamayan Hasan Ali Yücel; Boratav, Boran ve Berkes'ten Yurt ve Dünya Dergisi'ni kapatmalarını istemiş ve dergi 1944'ün Mayıs'ında resmen kapatılmıştı. Pertev Naili Boratav, oğlu Korkut Boratav'la görüşmesinde (1986-Paris), "Aramızda fikir ayrılığı çıkmadı. Kargaşaya sebep olmayalım diye düşündük." diyecekti bu konuda. Muzaffer Şerif Başoğlu 1945 yılında ABD'den davet alarak gidince gruptan bir kişi eksilmişti. Başoğlu başta misafir öğretim üyesi olarak gittiği ABD'de kalmayı tercih etmişti bu olaylar çıkınca.

Boratav, Boran ve Berkes'lerin, Sabiha-Zekeriya Sertel'in Kasım 1945'te çıkardığı dergiye yazı yardımı vaat etmeleri üzerine, DTCF Dekanı Prof.Dr. Enver Ziya Karal, Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğrenim Genel Müdürlüğüne yazdığı gizli yazıda Görüşler dergisi için "Politika eğilimi ilmî düşünceyle uzlaşma kabul etmeyecek karakterde" ifadesini kullanmıştı. Daha önce de Yüksek Öğrenim Genel Müdürü N.Halil Onan, Hasan Ali Yücel'e yazdığı yazıda Boratav, Boran ve Berkesler'in fakültede kalmamaları gerektiğini bildirmişti, ona göre adı geçen öğretim üyeleri öğrencilerin fikirlerini zararlı yönlere sürüklemekteydi. MEB profesör ve öğretmenlerin siyasi yazı yazamayacaklarına dair bir genelge yayımlayınca Boratav, Boran ve Berkes'ler Bakanlık emrine alınmışlardı ve haklarında bir soruşturma açılmıştı (Aralık 1945). 

1947 yılında cadı kazanının alevi büsbütün harlanmıştı. Bu üç hocanın üniversite gençliğine zehir saçtığını, işlerine son verilmesi gerektiğini düşünen öğrenciler 67 imzalı dilekçeyi Millî Eğitim Bakanlığına vermişlerdi. Buna karşılık, suçlamaları reddeden öğrenciler 108 imzalı dilekçeyi vermişlerdi Dekanlığa ve Rektörlüğe.

Aynı yılın Mart ayında Boratav'ın vereceği konferansa bağrışmalarıyla izin vermeyeceğini gösteren bir kalabalık amacına ulaşmıştı. O günün ertesinde solcu hoca ve öğrencilerin üniversiteden kovulmalarını isteyen bin kişiye yakın bir topluluk gelmişti fakülteye. Üç hoca için açılan soruşturmadan sonra Senato, Felsefe Enstitüsü'ne bağlı derslerle Boratav'ın Türk Halk Edebiyatı ve Folklor derslerini tatil edilmişti. Aralık ayında Fakültenin konferans salonu Mehmet Akif'i Anma Günü için sağcı öğrencilere tahsis edilmiş, Rektör Şevket Aziz Kansu da ertesi gün yapılacak izinsiz gösteriden haberdar olmuştu. 27 Aralık'taki gösteri Demirtepe'de başlamış, kalabalık DTCF'ye yönelmişti. Göstericiler İstiklal Marşı söyledikten sonra "Kahrolsun komünizm!" sloganlarıyla Rektörün odasına girmişler ve Tıp Fakültesi Dekanı Abdülkadir Noyan'ın sırtına bir kağıt koyup Kansu'ya zorla bir istifa mektubu imzalatmışlardı.

Bilim yuvası olması gereken Fakültede yaşanan bu olayları, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Pertev Naili Boratav'ın öğrencisi olan Şair Enver Gökçe şiirlerine yansıtıyordu. 27 Aralık'taki olayı da "Fakültenin Önü" şiirinde anlatmıştı.

Senatonun 10 Ocak 1948 tarihindeki toplantısında aldığı karara göre; üç öğretim üyesi kendilerine yapılan ihtar ve alınan tedbirlere rağmen öğrencilerini Üniversiteler Kanunu'nun 3.maddesinde istenen "Türk Devrimi'nin ülkülerine bağlı ve millî karakter sahibi vatandaşlar yetiştirmek" görevini yerine getirmeyerek birbirlerine düşürmüşlerdi. Daha sonra Fakülte Genel Kurulu her üçünün de derslerini tatil etmişti. İstenen tasfiyeyi yargı gerçekleştiremeyince yasama devreye girmişti. TBMM Millî Eğitim Komisyonu "Üç öğretim üyesinin derslerine tahsis edilmiş hizmetler kaldırılacaktır." kararını vermişti (3 Mayıs 1948). Bu arada DTCF'deki yabancı uyruklu hocaların görevlerine de "sessizce" son verilmişti. Bütçe Komisyonu ise Boratav, Boran, Berkes üçlüsünün kadrolarının kaldırılmasına karar vermişti (28 Haziran 1948). Bir süre sonra da hocalar açığa alınmış, ders verdikleri kürsüler de kapatılmıştı (2 Temmuz 1948).

 * * *

Tasfiyeden sonra Boratav, Boran ve Berkes bir daha Türkiye üniversitelerinde ders verememişler, yurtdışındaki çeşitli üniversitelerde çalışmışlardı. Boratav'ın eşi Hayrünisa Hanım kendisiyle yapılan bir röportajda, "(Boran ve Berkes için) Bu iki değerli insan da -Pertev gibi- vatan hasretiyle yurtdışında öldüler. Şimdi gözlerim yaşarıyor. Behice Boran'ın adını Almanya'da bir sokağa verdiler. Öyle büyük haksızlık yapıldı ki bu insanlara. Bunu herkes biliyor." demişti.

Pertev  Naili Boratav, Mete Çetik'in yayına hazırladığı Müdafaa'sının önsözünde haklarında açılan davanın üçünün de beraati ile sonuçlandığını, ancak bir meclis tasarrufu ile üniversiteden uzaklaştırıldıklarını belirterek şu yorumu yapar: "1947-48 üniversite tasfiyesi, benim, Niyazi'nin ve Behice'nin hayatlarını etkileyen olaylar zincirinden ibaret olsaydı belki de bu kitabın yayımlanmasına gerek olmazdı. Bizim yaşadıklarımız, bence, Türkiye'nin siyaset, hukuk ve üniversiteler tarihine bir yüz karası olarak geçecek acı ve öğretici özellikler taşıyor. Türkiye bizimkine benzer cadı kazanlarının kaynatıldığı başka dönemlerden de geçti ve bizden sonra da, benzer acı tecrübeleri yaşayan bilim insanları oldu."

* * *

Bugün...

DTCF Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olan Prof.Dr. Hayriye Erbaş, 1948'deki tasfiyeden bahsederken bu olayı toplum-üniversite ilişkisi açısından yorumladı; Niyazi Berkes ve Behice Boran'ın yaşadıklarının hem Sosyoloji Bölümünde hem de genel olarak fakültenin tarihinde önemli bir kırılma noktası olduğunu söyledi.

Yine Sosyoloji Bölümü'nden Yard.Doç.Dr.Mustafa Kemal Coşkun şu yorumu yaptı: "Önceden Dil-Tarih Sosyoloji Bölümü'nün bir geleneği vardı. Ortak anlayış, ortak politik görüş söz konusuydu. Artık bireyselleşme hâkim. Bugün 10-12 kişiyiz bu bölümde, bilimsel konulara yaklaşım çok farklı, politik görüşler çok farklı, birlikte hareket etmek diye bir şey yok. Belki de bu tasfiyeden dolayı. Atomize olmak dedikleri..."

1948 DTCF Tasfiyesinden 45 yıl sonra babası Pertev Naili Boratav'ın yaşadıklarını yaşayan oğlu iktisatçı Prof.Dr. Korkut Boratav ise tasfiyenin 1948'den sonrasına yansımalarını şöyle anlattı:

"27 Mayıs 1960 darbesinden sonra askeri rejim üniversitelerden 167 öğretim üyesi ve asistanı görevlerinden uzaklaştırdı; bunlar iki-üç yıl sonra bir yasayla görevlerine döndüler.  12 Mart darbesi sırasında üniversitelerde, özellikle sol eğilimli öğretim üyelerinden bir bölümü (örneğin SBF'den Mümtaz Soysal, Cahit Talas, Bahri Savcı) sıkıyönetim komutanlıklarınca gözaltına alındı. Bazıları, örneğin Mümtaz Soysal Anayasaya Giriş kitabında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargılandı. 12 Eylül rejimi de daha kapsamlı ve çok daha acımasız bir tasfiye daha yaptı."

Korkut Boratav günümüzde özel üniversitelerin yaygınlaşması nedeniyle bugünlerde benzeri operasyonların güçleştiğini, ancak bağımsız düşünce odakları var olabildiği sürece üniversitelerin faşist, faşizan ve antidemokratik çevrelerce daima hedef gösterileceğini belirtti ve 1980 sonrasında kendi yaşadıklarından bahsetti:

"Benim de başıma gelen tasfiye operasyonuna gelince, bu olay 12 Eylül darbesinden üç yıl sonra gerçekleşti. Kısa zamanda belli oldu ki, cunta toplumun her kesiminde çeşitli renklerde solu ezmeyi, tasfiye ve yok etmeyi öncelikli bir hedef haline getirmişti. İlk iki yıl boyunca gençlik hareketi, sendikalar ve siyasi partiler düzleminde bu doğrultuda uygulamalar yapıldı. Üniversite personeli içinde devrimci hareketlerde aktif rol oynayan genç kuşaktan insanlar ya gözaltına alındı; ya da firar ederek ayrıldılar.

Devrimci hareketlerin içinde aktif ve ön planda yer almayan; ancak sol, sosyalist ve Marksist eğilimleriyle bilinen öğretim kadrolarının tasfiyesi YÖK yasası ile başladı. Ortada ‘fol yok, yumurta yok' iken bir akşam İhsan Doğramacı bilinmeyen, kimliğini tanımadığımız iki veya üç taşra üniversitesi rektörünü yanına alarak televizyona çıktı. Konuşmasında şu mesajı verdi: ‘Türkiye üniversiteleri yeni baştan düzenlemeye ihtiyaç duymaktadır. Özerklik, rektörlük seçimleri üniversiteleri felce uğratmıştır. Siyasi bölünmeler yaratmıştır. Üniversiteleri yasa yolu ile disiplin altına almak lazımdır. Bu böyle gidemez. Batı üniversitelerinde zaten özerklik yoktur.' "

İhsan Doğramacı'nın bu açıklaması üzerine, Ankara Üniversitesinden Korkut Boratav ile birlikte altmış kadar kişi "Sizinle meslektaş olmaktan gurur duymuyoruz" şeklinde tek cümlelik protesto telgrafı hazırlamış, Doğramacı'ya ve televizyon programına katılan rektörlere yollamış. Boratav, bu tepkiden sonra gelişen olayları da açıkladı:

"Bu telgrafa imza koyanların hemen hemen hepsi birkaç ay sonra üniversitelerden uzaklaştırılacaktı. Doğramacı'nın verdiği mesajı YÖK yasasının kabulü izledi. Yeni yasa gereği doktoralı asistanlar sözleşmeli statüye geçirdiler ve solcu asistanların sözleşmeleri yenilenmedi. Üniversite yönetimleri, rektörleri değiştirildi;  Fakülte kurulları daraltıldı. Sağcı ve işbirlikçiliği seçen eski solcu öğretim kadrolarından bir bölümü, ‘üniversitelerden solcuların, Marksistlerin tasfiyesi'   kampanyası başlattı.

Bir süre sonra YÖK yasası değil; ancak 1402 sayılı Sıkıyönetim yasası devreye girdi. Rektörlükten sarı zarflar içinde gelen yazılarla doçent ve profesörler bu yasaya göre peyderpey görevlerinden uzaklaştırılmaya başladı. Tasfiye listesinin ideolojik, politik ölçütler bakımından tutarlı olduğu söylenemez. Bazen kişisel garez duyguları, çoğu kez MİT raporları belirleyici oldu. Bazı rektör ve dekanlar (örneğin Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde olduğu gibi) tasfiyeyi sınırlı tutabildiler."

Ve Boratav'ın görevden alınışı, yurtdışındaki çalışmaları, nihayet yurda dönüşü:

"Bizim Fakülteden sanırım 13 kişi, ‘Ankara Sıkıyönetim komutanlığının isteği üzerine 1402 sayılı kanunun filanca maddesine göre görevinize son verilmiştir. Bilgilerinize... İmza Rektör Tarık Somer...' ifadesini içeren pelür kâğıtlı ve sadece başlıkları değiştirilmiş kısa bir yazıyla görevden alındık. Ben o sırada 22 buçuk yıllık devlet memuruyum. Yasa, o tarihten sonra kamu hizmetinde çalışmamı da; dolayısıyla Emekli Sandığı'ndan emekli olmamı da engelliyordu. Meslektaşlarımız çeşitli yöntemlerle geçimlerini sağladılar. 1983 Şubatında görevden alındım. 1983 Eylülünde da Zimbabwe'de Harare Üniversitesi'nde iş buldum. İki yıl üç ay orada çalıştım. Meslek hayatımın en verimli dönemlerinden birini orada geçirdim.

Döndükten sonra çeşitli araştırma projelerini yürüttüm. İki yıl kadar sonra da Danıştay kararıyla profesör olarak üniversiteye döndüm. Sıkıyönetimin kaldırılmasından sonra ‘bu karardan sonra kamu hizmetinde çalışamaz' ifadesinin geçersiz olduğu idari yargı tarafından kabul edildiği için, dava açan pek çok meslektaşımız üniversitelere döndü. Dava açmayanlara da daha sonra çıkan bir yasayla otomatik dönme imkânı getirildi. Ancak, döndükten sonra üniversite hayatının insan ilişkileri, demokratik ortam ve akademik düzey bakımından ağır bir yıkım geçirmiş olduğunu fark ettik."

1940'lardan bu yana yaşanan olaylara rağmen; bilimin, bilim insanlarının değerini bilen bir ülkenin hayalini kurabilir miyiz?

emel.oz87@gmail.com

 

 

 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 19.06.2018 - 01:16:01 | Şu an 114 kişi online | Kullanım Koşulları