ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
BİR NEFES YETER Mİ?
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Emel ÖZTOPALOĞLU

 

Hastalığı henüz teşhis edilmemişti. Tahlil-tetkik sonuçlarından, sağlık ansiklopedilerinden yola çıkarak tahmin yürütmeye çalışıyordu yakınlarımız. Ne de olsa yurdumuzda herkes biraz doktordu. "Amaan!" diyordum, "İnsan bunları okuyunca kendisinde hiç yoktan bile hastalıklar bulur, inanmayın hemen."

Az zaman sonra anlaşıldı akciğerinden vuran illet. Önce ameliyatla ciğerinin biri alındı, sonra kemoterapi-radyoterapi... Ama en sonunda iyileşecekti. Akşamları tedaviden döndüğünde nefes nefese olurdu. Kapımızın önüne sandalye koyardık, orada oturarak dinlensin öyle çıksın bir üst kattaki evine diye. Arada bir apartmanın önünde yürüyüşe çıkarırdı kızı. Bize de çaya gelirlerdi bazen. Sadece bu kadar, aylarca dışarı çıkamadı.

Radyoterapinin son günüydü. Fenalaşmıştı ama tedavinin yan etkileriydi, tedavi bitince iyileşecekti. O son gün hastaneye otomobille değil ambulansla gitmek zorunda kalmıştı. Merdivenlerden inecek durumda bile değildi çünkü. Hastanede neredeyse can çekişerek sıra beklerken kendisini fevkalade kötü hissettiğini söylemiş, "Allah düşmanın başına vermesin." demiş babama.

Ertesi sabah saat 07.00'ye doğru annemin babama seslenmesiyle uyandım. Daha da fenalaşmış, ambulans çağırmışlar, babamdan yardım istemişler. Yataktan fırladığım gibi pencereden baktım, sonra kapıya çıktım. Ağlama sesleri duydum, yine de ihtimal vermedim. Hastaneye gidecekler ve eve geri dönecekler işte... Annem de kapıya gelince duydu ağlaşmaları. "Ölmüş mü?" diye sordu, "Yoo." dedim. Merdivenlerden çıktı, ambulans görevlisine sordu aynı soruyu, "Başınız sağ olsun." dedi adam... Torun sahibi bir adamın cenazesinin başında yaşlı bir anne... Telefonda "Çok mu kötü oldu da dayınlar arabayla gitti oraya?" diye soran anneanneme pat diye "Öldü anneanne." cevabını verişim... Onun, yanında büyüyen bir çocuk için kopardığı figan üzerine hemen kendimi sokağa atıp yanına gidişim... Bir yıl geçti üzerinden...

Bazı insanları seversiniz, çok samimi olmasanız da sık sık bir arada bulunmasanız da, somut olarak birbirinize ‘fayda'nız dokunmasa da... O insan sadece bu dünyadaki varlığıyla huzur verir size. Hiç kimseden onun hakkında tek bir kötü söz duymamışsınızdır. Yeryüzündeki meleklerdendir. Hem anne tarafından akrabamız hem de komşumuz olan o güzel insan da öyleydi benim için. Ve ben öyle insanları sık düşünür oldum bu aralar.  Can çekişerek ölenleri...  Can çekişerek ölmenin nasıl bir şey olduğunu ve bu şekilde ölen insanların nasıl güçlü bir sabır sahibi olduklarını...

Diğer taraftan, travmatik olaylar yaşamamışsa da hayatın keşmekeşinden bunalıp ölümü düşünen insanları, "Bazen gözüm çok kararıyor." diyerek bu düşüncesini dillendiren yaşıtlarımı... Onlara bunu düşündüren yakınlarını, çevre baskısını, sistemi...

"Ölümü düşünmek bir cesaret değildir, ama ölümden korkmak da bir ahmaklıktır." der Mustafa Kemal. "Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü" dizesi Nâzım'dan... Psikologlar ise herhangi bir dine inanan insanlarda intihar eğiliminin, inançsızlara göre daha az olduğunu söyler. Gerçi hem ateist hem komünist tatlı ‘dinozor' Mina Urgan "Kendini öldürmek için anlık bir cesaret yeter. Oysa bir felaketle birlikte ömür boyu yaşamayı göze alabilmek için gerçekten yiğit olmak gerekir." diyor anılarında.

Bir de öyle hikâyeler vardır ki ölmeyi düşünmekten utanırsın. Üstelik umudun hep vardır, biri çıkagelir -belki de derdini paylaşmak yerine huzurunu kaçırmak amacıyla- her şeyi yıkar. Yeniden ayaklanırsın. Yaşını almış bir iş kadınından duymuştum: Mutsuz insanlar, mutlu insanların mutluluklarını çalar. Ya da umutlu insanlar için söylenebilir aynı şey. Umutsuzluğa kapılsan da yeniden ayaklanırsın inatla o ayrı.

İnsana sağlıklı sıhhatli olmak, aç açıkta olmamak yetiyor mu ömür boyunca? Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim kadarıyla çoğu zaman hayır. Yalnızca sağlığımıza ufacık da olsa bir zarar geldiğinde anlıyoruz gündelik yaşantıda önemsemediğimiz nefes almak dahil basit biyolojik faaliyetlerin aslında ne büyük lütuf olduğunu. Mesela KOAH hastaları "Sizin gibi tek bir rahat nefes alabilmek için ömrümüzü veririz." diyorlarmış, hastalığın ileri aşamalarında.

Evet, sağlıklı, karnı tok, ev ve aile sahibi biri olmak büyük nimet. Ama yetmiyor insanlara. Gözü hayli yüksekte olanlar değil sözünü ettiğim. İnsan aynı zamanda iyi okullarda okumak, kendi kendini geçindirebileceği bir iş sahibi olmak, emeğinin karşılığını alarak onurlu, ortalama bir yaşam sürmek istiyor. Neşeyi, gülmeyi, dostluğu, aşkı lüks olarak görmek istemiyor. Bitki gibi yaşamaktan yoruluyor. Huzur, sakinlik uzak...  Tanıdığım hiç kimse eğitim ve iş alanındaki meselelerini halletmeden üç çocuk sahibi olmayı düşünmüyor mesela. İnsan bazen "Tamam çok şükür ama bir güzellik olsa hayatımda, ufacık bir güzellik..." diyor. Bir yanda umut, bir yanda elinde var olanı da kaybetme korkusu...

Ensesine vur lokmasını al da arada bir sussun diye önüne iki lokma koy, şükretsin öyle mi? Şükretmek nasıl bir şeydir? Kime şükredilir? İnananlar Allah'a şükreder. Ayrıca daha kötü durumda olanları düşünerek mutlu olunmaz, başkalarının daha zor durumda olmasından mutluluk payı çıkarılmaz. Tamam, şükredersin de; devlete, hükümete, patrona, para babalarına... değil. Sadece Allah'a... Allah'ımız aynıysa... Şükredersin de; "Daha beterleri var." deyip rahatlamazsın, aksine başkaları adına da sürekli bir rahatsızlık duyarak yaşarsın. Bazı şeylerin değerini çok iyi bilirsin, ama bu senin bazı şeylere duyduğun öfkeyi dindirmez. Bazı şeyler, o ‘bazı şeyler'den çok çok farklıdır çünkü.

Güzel bir insanı anarken konunun buralara gelmesini hiç istemezdim. Son zamanlarda karşılaştığım insanlar, onlardan dinlediklerim ve benim içimdekiler... Konuyu buraya getirdi. Yazık! Herkesin yüzü gülse... Birazcık...

 

emel.oz87@gmail.com

 

 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 22.01.2018 - 06:44:11 | Şu an 88 kişi online | Kullanım Koşulları