ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
BİR YIL SONRA…
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Emel ÖZTOPALOĞLU

Şehre inen ufak bir yabandomuzuna uzaktan taş attıydılar hani, buruncuğuna geldi ilki, sonra bir taş daha, bir taş daha... Yakaladılar en nihayetinde pis elleriyle kıskıvrak, ayaklarıyla çiğnediler, poz verdiler bir de üstüne objektiflere... Ağlardım geçen sene bu zamanlar olsa, çobanlık yaparken bir kurdun saldırısına uğrayıp yaşamını yitiren okul çağındaki çocuğa ağladığım gibi, o çocuk niye okulda değil de ordaydı diye, ağla(ya)madım bu defa...

Acıda kıyas, yarış olmaz... Demeyin bana, ona ağladığın kadar şuna niye efkârlanmadın... ‘Umudun çocuğu' vardı, on beş yaşında on altı kiloda yittiğinde, sabahın körü aldığımda haberini, yataktan kalkamadımdı kaç saat... On dokuzunda delikanlı hakkında öğrendiğim her ayrıntıda boğazıma oturan yumruklar vardı...

Evet, bahar sürerken beden ve ruh açısından dünyanın en ağır şartlarında, yerin dibinin dibinde her bir yanından ter dökerek ekmeğini çıkarmaya çalışan üç yüzden fazla üzerine titrenesi insana gözyaşı dökmedim o kadar, dökemedim hakkıyla... Kayda değer aralıklarla kaburga kemiklerimi, göğüs kafesimi kıran hayali çekiç şiddetini arttırmıştı, lakin gözyaşı yoktu, ilaçlarla uyuşmaya başladığım dönemlerdi...

* * *

Oysa... Alçakgönüllü hayallerim vardı benim. Hayal bile denemez aslında, olması gerekenlerdi zaten bunlar. Mesela insanlar ekmek parası kazanırken ölmesin. Bir alışveriş merkezine gelince akıllı telefonlarıyla 'check-in' yapanlar ya da lüks rezidanslar satın alanlar, oranın inşaatında ihmalden ölen işçileri hatrına getirsin. Ülkemiz -hiçbir ülke- sırasız, kadersiz, ecelsiz ölümler ülkesine dönüşmesin. Hayattaki en yüce, en insanca değerin, her alanda ve her anlamda, ‘emek' olduğu unutulmasın. İnsanlar hiçbir şey yap(a)mıyorlarsa, her zaman, her yerde, herkese anlatsın çektirilen acıları; unutmasın, unutturmasın... Bu kadar işte...

Ne bileyim; hiç olmazsa matem tutanlara saldırmasınlar, onlarla alay etmesinlerdi... Katliam haberini mütebessim ifadeyle demeç vermeyen bakan, işçiler ölürken elinde kamerayla gösteri yapmayan başbakan istiyordum mesela...

Uludere'den sonra tek üzüldüğü şeyin neredeyse katırlar olduğunu ima eden, bombardımandan katırın altına saklanarak kurtulacağını düşünen çocuğun saflığına 'parayı götüren' yaftası yapıştıran, katli vacip insan muamelesini reva gören, aydın geçinen gazeteci unvanlı şahıs vardı bir de!..   'İşçiler AKP mitinglerine gittiler, demek istemiyorum ama, bu müstahaktı onlara belki de, Türkiye layığını buldu' gibisinden ‘üstün zekalılar'a hitap eden ‘ironi'si , onun ikinci katır vakası olmuştu! Yozdil işte yozdil! Bir defa, o madenciler işten atılma kaygısıyla zorla gitmek yerine, mitinglere kendi istekleriyle gitmiş olsalardı bile bu söylenecek şey miydi? Ne kadar sakat bir düşünce! Misal, Berkin'in defnedildiği mezarlıktaki 'seçkin' insanları saymıştı bir de, sanki onlar olmadan bu yavrucağın değeri yok! Her konuyu İzmir'e bağlayan, Türkiye'yi oradan ibaret sanan, laf cambazlığıyla fikir önderi oluveren
 'elitist' insan... Lise yıllarından beri gündemi, medyayı takip edebildiğimi düşünüyorum. Bu adam son birkaç yıldır bi' popüler oldu, sosyal medya fenomeni gibi... Höthöt üslubuyla gerçekten dobra, muhalif sayıldı. Hiç gazete okumayanlarca da sıkı takip edilir oldu, neredeyse yegâne yazarları... Öyle tapılmış ki ona bir laf desen, bazı ifadelerini eleştirsen anlaşılmaz. Lakin halkın, okurun her zaman eleştiri hakkı vardır herhalde...

* * *

Hem siz neler diyordunuz, halen neler diyorsunuz Allahsen? Ben orada bekleyenlerin feryatlarından ve acıyan içimin gürültüsünden, sizin formalite, klişe açıklamalarınızı duyamıyordum, duymak da istemiyordum! "Canı cehenneme başkasının yangınıyla evini ısıtıp yemeğini pişirenin!"

"Güzel öldüler." demişti daha önceki bir iş cinayetinden sonra siyasetçinin biri! Bir profesör çıkmış ekrana, ‘çok tatlı bir ölüm'den bahsediyordu, mühendis olduğu halde tıp hakkında konuşmaya hakkı ve yetkinliği varmış gibi! Bir başka yerde "Maden ocaklarındaki gürültü nasıl önlenir?" sorusuna cevap aranıyor! "Maalesef bu işin kaderinde ölüm var." öyle değil mi?!
Ve önceden iş güvenliği sağlamak yerine, olaydan sonra sağlık ekipleri değil polis barikatı taşınıyordu cinayet mahalline ilk önce!

Halk düşmanlarının temsilcileri olarak 'afyon'cu mollalar gelmişti Soma'ya, acılı halkın öfkesini ve isyanını bastırmak göreviyle meydanlardayken onlar; halkın hukukçuları ve eğitimcileri darp edilerek spor salonlarında gözaltına alınıyordu, mahşer günü gelmeden adaleti savunmak suçundan; kabul edilir şey değildi!..

Ata'm be! Nereden bilecektin 2014 Türkiye'sinde, 19 Mayıs arefesinde tarihin büyük acılarından birini, üzerine bunları yaşayacağımızı?

* * *

Sevdiğiniz birinin cansız bedeni enkaz altından çıkarıldı mı hiç? Morglarda yer kalmayınca buzhanelere, buz pistine götürüldü mü? Helikopter, ambulans, itfaiye sesleri beyninizi kemirdi mi çocuk yaşta? Tesadüf müdür?  17 Ağustos gününün boğucu havası vardı geçen mayısta şehrimizde. Hani maden işçileri arama kurtarma çalışmalarına katılmışlardı depremden sonra, 'profesyonel' ekiplere 'göçüğü, enkazı biz iyi biliriz' diyerek nice can kurtarmışlardı. Karşılık vermek için değil "insan olan yerlerimiz acıdığından" ama, hatırla; vefa borcun var sanayi kenti Kocaeli, borçlusun Marmara... Borçlusun sıcak evinde aşını pişiren Türkiye halkı...

 

* * *

Epey zaman geçti, öyle mi?.. Yas bitti çoktan, dağılabiliriz... Öyle mi?! Ankara caddelerinde bir altın firmasına ait "Maden kazıp kendileri mi çıkarsınlar? Kadınlara pırlantalarını verin." yazılı reklam panolarının fotoğrafını görmüştüm Soma'dan sonra. Panoların önce veya sonra hazırlanması da değil asıl mesele, bu kepazeliğin montaj olduğuna inanmak istedim. Çünkü düşümdeki ülkede; Kaz dağlarında, Bergama'da siyanürle altın aranmıyor, Karagöl'de maden çıkarmaya onay verilmiyor. Düşlediğim dünyada doğa, hayvan, insan düşmanları yok ve "evliliğin koşulu" sayılan altınlar, pırlantalar, tektaşlar, "aşkınızın dünü, bugünü, yarını" diye sunulan tria'lar yok, "kanlı elmas" gerçeği yok... Def olup gitsinlerdi bu gezegenden pırlantayı sevgi sananlar, başkalarının hayatlarını, emeklerini çalarak pırlantalara boğanlar ve boğulanlar, lüks hayattan başka gayesi olmayanlar...

Romantizm denen zımbırtı, hele pazarlanan romantizm komik gelmiştir bana hep, gülerim ben romantik şeylere, seremonilere... Vallahi! Ve o afişi göreli beri ise romantizm diye sunulan şeyler trajik geliyor bana...

19 yaşında bir arkadaşım, "Millet hâlâ aşk acısı çekiyor..." diyordu, salt kendi gönül derdine düşenlere... Ki insan uyuduğu, yemek yediği, nefes aldığı için bile utanıyor. Ama dedim kızım, gerçekten âşık olan, halkın acılarına, toplumsal yaralara duyarsız kalamaz ki... Kederimiz, acımız öfkeyle, isyanla bir arada... Hani bir pankartta "hiç şiir okumamış gibi kötüsünüz" yazıyordu. Bu katliamlara sebep olanlar, bu zulmü edenler hiç âşık olmamış gibi kötüler aynı zamanda. Onların her şeyi gibi sözde sevgileri de laylaylom, çıkara dayalı ve sahtedir...

Velhasılı kelam bir sene geçmiş ben okuryazarlıktan uzaklaşalı; yılmak ve yılmamak arasında gidip gelirken ‘yılmak gibi bir lüksümüz olmadığına' karar verene kadar yeniden...

emel.oz87@gmail.com

 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 11.10.2018 - 09:36:29 | Şu an 131 kişi online | Kullanım Koşulları