ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
EMPERYALİZM, AMA NE?
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Umut ERKURT

Her insanın kişisel gelişimine ve dünya görüşüne göre bir "Özgürlük" anlayışı vardır. "Her bireyin, kendi bireysel yaşamını özgür iradesiyle biçimlendirmesi"nden yana olan bir kişinin, devletin (ya da devlet organı hükümetlerin), nüfus siyasası (Politikası) adına, topluma algı yönetimi ile baskı yapabileceğini meşru görmesi beni şaşırtıyor. Evet, birçok kişi bu durumu bir baskı, bir algı yönetimi olarak görmüyor olabilir, anlıyorum; ancak bu düşüncelerini de bana bugüne dek temellendireni göremedim açıkçası. Yani, bir ülkede (Hızlı) nüfus artışına yönelmek için, toplumu yöneten neredeyse tüm erklerce (Güç gruplarınca), "Şunca çocuk yapılmalı, bunca çocuk yapılsın" biçiminde fırsat bulunan her alanda açıklama yapma gayreti gösterilmesinin, toplum üzerinde/bireyler üzerinde doğurduğu sonuç nedir? Eğer bu sözünü ettiğimi, bir algı yönetimi ve dahası bir toplum mühendisliği olarak kabul etmez isek, zaten bugüne dek bu ülkede hiç algı yönetimi ve toplum mühendisliği yapılmamış olarak düşünmemiz gerekir. 

Bu noktadan sonra değinmem gereken şey, ülkelerin üretimlerini artırabilmek için, nüfuslarındaki "Dinamik", etkin genç yapıya yöneldikleri olgusu olacak. Bilindiği üzere, daha ve daha çok çocuk yapılması istenmesinin ardında yatan en önemli dayanak budur. Bunun, toplumun kurtuluşu olduğu savlanmaktadır. (İddia edilmektedir)
Dünyanın ne denli büyük bir emperyalist ağ içinde yönetildiğinden, ne denli kirli ilişkilerle nice masum yaşamın söndürüldüğü noktasında, en azından bu ülkede yaşayan insanların çok büyük bir yüzdesi benimle hemfikirdir sanırım. Bu ülkede yaşayan ve dünya görüşü ne olursa olsun "Düşünen" birçok kişinin emperyalizm karşıtı söylemlerinin, bu söylediklerimi doğrudan içerdiğini düşünüyorum dolayısıyla. 
Bu durumda, emperyalizmin de ne olduğu, nasıl varlığını sürdürüyor olduğu konusunda az çok bilgimiz olacaktır. 

Sanayi devriminden bugüne öncelikle batı dünyasında çığır açan teknolojik gelişim, orta çağda yeterince yokluk ve yoksulluk yaşayan batı dünyasının gözlerini açmasında iyiden iyiye bir etken oldu. Kaldı ki batı, insan harcayarak kalkışılan fetih politikalarına -Bu olgu batı dünyasında Haçlı seferleri olarak ortaya çıkmıştır- sanayi devriminden önce "Coğrafi keşifler" ile son vermiş, dünyaya egemen olma anlayışında "Kas gücü" ile savaşmanın değil, "Beyin gücü" ile yönetmenin yararını kavramıştır.

Yeri gelmişken araya not düşmek isterim: Üzerinde durduğumuz tüm bu konuları, yani "Nüfus, nüfus planlaması, birey, toplum ve emperyalizm" konularını eğer bu tarihsel gerçekliklerinden bağımsız olarak ele alırsak, işte o zaman içinden çıkılmaz yanlışlara düşmüş oluruz. Bu yüzden, konuyu dağıttığımın düşünülmesini istemem asla. Sabrınızı isteyip yazının sonuna ulaşmanızı diliyorum. Sözünü ettiğim her şeyin birbiri ile bağdaşacağından kuşkunuz olmasın. 

Batıda durum böyleyken, doğu, ki özellikle Ortadoğu, Arap yarımadası ve Osmanlı ise yadsınamaz bir biçimde batıdaki bu toplumsal ve bilimsel gelişmelerden uzak, deyim yerindeyse günlük çekişmelerin efsununda ve günü kurtarmanın peşinde geziyordu. Bunun en çarpıcı yansıması, Osmanlı'nın en ağır biçimini çiftçiye yüklediği vergilerden, kıtlaşmış ganimetlerden ve hazineden büyük paylar ayırarak Avrupa'dan teknoloji ve özellikle silah dışalımı yapmaya zorunlu kalmış olmasıdır. Evet, dolayısıyla batı çoktan amacına ulaşmış, dönemin en geniş sınırlara ulaşan imparatorluğunu, kendi üretimine bağımlı duruma getirmiştir.
Batının tek siyasasının Osmanlı üzerine olduğunu söylemek elbette oldukça tutarsız olurdu; çünkü demin de dediğimiz gibi, orta çağın sefaletini iliklerine dek yaşamış olan batı, artık her şeyi, ama her şeyi istiyordu. Bu yüzden, Hindistan'dan, Güney Amerika'ya, Avustralya'dan Kuzey Amerika'ya, Afrika'dan Ortadoğu ve Arap yarımadasına dek her coğrafyaya nüfuz etmek istemiştir ve bugün görebildiğimizce etmiştir de. 
Batı'nın tüm bu girişimlerini, kimimiz dinsel duyarlılıkla ele alıp "Ümmeti yok etme, yerine Hristiyan ya da Musevi dinlerini yayma/ Siyonist yayılma girişimi" olarak, kimimiz "bütün ‘Türk' ırkını, Türk toplumlarını yok etme ve topraklarımızı ele geçirme girişimi" olarak, kimimiz de bu iki görüşü sentezleyip batının, Türk-İslam uygarlığını yıkıp yerine kendi büyük dinsel ve ırksal egemenliğini oluşturma girişimi olarak yorumlarız. 
Ancak bütün bu savları ele alıp değerlendirdiğimizde, bizi sonuca götürecek, daha da açmak gerekirse bu yayılmacı siyasaya dur diyebilecek bir yöntemler bütününe ulaşamadığımızı görürüz. 
Sorunu, din, ırk ya da benzeri kutsal/ulusal/mezhepsel bir açıdan değerlendirdiğimiz zaman, bizi savaşıma (Mücadeleye) ve sonunda kurtuluşa götürebilecek seçeneklerin, "Ümmetin birliği", "Türk'ün birliği" ya da bu doğrultudaki kutlu savaşım anlayışlarına götürdüğünü görüyoruz.

Ancak çok çok büyük bir olguyu bu durumda aslında hiç fark etmeksizin es geçmiyor muyuz: Emperyalizm bugün hala varlığını nasıl sürdürmektedir? Ortadoğu, Arap, Kafkas, Orta Asya topraklarındaki petrol, hemen aklımıza ilk gelen etkendir. Gözü dönmüş emperyalist grupların/şirketlerin ve temsil ettikleri ülkelerinin, Körfez Savaşı'ndan Afganistan'a, Irak'tan bugün cayır cayır yanan Suriye topraklarına dek yapmış olduğu yayılma, bütün dünyanın gözü önündedir. Filistin'in kurtuluş savaşımı ve direnişi, bütün dünyaya örnektir, gel gelelim bunu dünyada, değil batı, Filistin devletinin yanı başındaki Arap toplumları dahi göremeyecek denli körleşmişlerdir. 
Bizi, yani %99'u Müslüman olan bir toplumu öncelikli olarak ilgilendiren temel emperyalist sorunlar bunlardır.
Bunun yanında, diğer bir duyarlılığımız da, örneğin Çin'de Sarı Uygurlar'a karşı uygulanan vicdansız siyasalar (politikalar) ve IŞİD'in Türkmenler'e uyguladığı soykırım konularınadır. Bu gibi sorunlar da bizi Türklük açısından ilgilendirir. 
Hepsi tamam. Hepsi yadsınamaz birer gerçekliktir ve toplumların, toplulukların, sivil, masum insanların kanını akıtan ve akan bu kandan beslenen emperyalist siyasalar, ülkeler ve örgütler bulunmaktadır.
Buraya dek her şey hepimizin "malum"u. Peki ya buz dağının görünmeyen kısmı?
Emperyalizm, özellikle insanlık tarihinin son yüz elli yılı boyunca kendisini nasıl bu denli vahşileştirmiş ve doymak bilmez bir duruma getirmiştir?
Bugün emperyalizm deyince, bu kavramdan ne anlıyoruz? 
Benim aklıma öncelikle, kaynaklarının, cirolarının ve de kârlarının ucu bucağı olmayan şirketler ve bu şirketlerin özenle işleyerek genişlettiği ekonomik/parasal ağ geliyor. 
Birkaç örnek: Coca Cola, FritoLay, Nike, Adidas, Unilever, Microsoft, Apple, Samsung, LG, Gucci, Lacost, Levis vs...
Bu şirketlerin her biri, her yıl milyarlarca dolar gelirler ile piyasanın dizginlerini ellerinde tutuyorlar. 
Bütün dünyada adım atmadıkları, fabrika kurmadıkları ülke neredeyse yok gibidir. 
Biz "Acaba ne oldu da esnafımız bu denli zora düştü, neden kazanamıyor" ya da "Esnaf çok pahalı" diye düşünüp dururken bütün küresel şirketler bu topraklarda da temellerini çoktan atmış kar marjlarını artırmaya bakmaya başlamışlardı bile. 
Çok ilginciz aslında. Hayli ilginç bir toplum ve insanlarız; çünkü işimize geldiği bir noktada bu şirketlerin ürettiği her şey bir anda yaşamımızda "Olmazsa olmaz"lardan olabilir. Dahası, bu şirketlerin her biri yine aynı kişinin bakış açısından, tek bir ülke bazında yüz binlerce insana "İstihdam" kapılarını açmaktadır. Dolayısıyla bu noktada son derece yararlı ve ülke ekonomisini ayağa kaldıracak yapılar durumuna gelirler bir anda. 
Bu durumda öyleyse, elbette "Özel sermaye"ye yurdun kapıları ardına dek açılmalıdır. Çünkü devletin yükünü bu sermaye omuzlayacak ve devleti istihdam sorunundan kurtaracaktır.

Peki kazın ayağı öyle mi?

Büyük (Makro) ölçekte gözlemlediğimiz bu küresel sermaye, bizi küçük (Mikro) ölçekte de bugün ülkemiz açısından baktığımızda, sermayede özellikle ve öncelikle bir tek alana yönlendiriyor: İnşaat sektörü. 
Bu sektör hakkında da kaba ayrıntıya girmeden, özetle şunlara değineceğim: 
Doğru, tutarlı, alçakgönüllü; bunun yanında içten ve kültürel dokuyu koruyan kentleşme sürecinin, özellikle geride bırakmış olduğumuz şu on üç yıl boyunca neresine varabildik? Şunu buraya gelmişken sormalıyız: Olmasını istediğimiz bu mudur, değil midir? 
Yani demem o ki, Anadolu'dan, haydi daha eskilere gidelim, yerleşik yaşama geçtiğimiz ilk günden bu yana Anadolu halkı olarak geliştirdiğimiz mimari yapı bugün bir devlet, hükümet ya da iktidar siyasası olarak uygulanmakta mıdır? 
Nedir bunlara örnek: Ankara Angora evleri, Safranbolu evleri, Beypazarı evleri, İstanbul'un tarihi konakları, Hamamönü evleri ve hatta İzmir'in Levanten mimarisi...
Bunlar, Anadolu'yu Anadolu yapan, Anadolu insanını da yüzyıllardan bu yana Mezopotamya uygarlıklarından Türkiye Cumhuriyeti'ne dek kültürel açıdan eşsiz bir konuma getiren etmenlerdir.

Peki öyleyse bizim bugün yaptığımız şey, doğrudan doğruya barbarlık değil de nedir? Dört bir yanımız betonlaşmış bir halde, nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı bilemez bir konumda, deyim yerindeyse "Meczup"laşmış bir ruh haliyle her günümüz bir öncekinden daha biçimsiz, daha estetiksiz, daha yararsız ve daha yozlaşmış...
Konuyu özellikle buraya getirmek istedim. Çok içten olarak söylüyorum, asla bir nazire ya da laf ebeliği olarak düşünülmesin; diyeceğim o ki, işte eğer "Muhafazakar" bir görüş, anlayış, duyuş ve algılayış dünyasından söz ediyor isek, öyleyse bunun içini doldurmamız gerekiyor. 
Neyin "Muhafaza"sı? Kanımca, "Muhafazakar duruş"a, işte tam da bu noktada çok çok gereksinimimiz olduğunu söylemeliyim. Anadolu'nun tarih öncesinden bugünlere dek getirmiş olduğu kültürel ve tarihsel birikimi nasıl ve hangi yöntemlerle koruyacağız (Muhafaza edeceğiz)? Soru bu olmalıdır. 
Eğer, yukarıda sözünü ettiklerimin doğrudan doğruya yaşamımızı etkilediğini düşünüyorsak, öyleyse bu betonlaşma sürecine nasıl ve hangi yöntemlerle dur diyeceğiz?
Dört bir yanımızı saran bir "Plaza"laşma ve "Rezidans"laşma hali var. Bunun yanında biraz daha orta gelirli için soluk alınacak alan bırakmayana dek "AVM"leşme ve "Site"leşme dürtüsü. 
Soru şu: Gözümüzün önünde olan bu kirli yapılaşmaya dur demeyecek olan, o ülkenin yönetiminde olanlar değilse eğer, kim olacak? 
Ya da şu biçimde de sorulabilir: Önü alınamaz bir durumda ilerleyen bu vahşi rantlaşma sürecinde neredeyse bütün sermayedarlar neden bir şekilde günümüz iktidarıyla bir yerde buluşmaktadırlar? 
Ağaoğlu, Sinpaş GYO, Torunlar GYO ve daha nicesi bunlara bire bir örnektir ve hepsi araştırılabilir. Tüm bu şirketlerin on iki yıl öncesine dek esamesi okunmazken, bugün ülke gelirinin en büyük pay sahipleri arasına girmişlerdir. 

Şimdi en temel, en can alıcı olan konudan söz edelim: 
Tüm bu sözünü ettiğimiz kuruluşlar, şirketler, holdingler, yüklenici (müteahhit) firmaların ortak ve en önemli kaynağı nedir: Ucuz iş gücü. 
Ucuz iş gücü nasıl yaratılır? Herhalde daha bu yazının öncesinden beri konuştuğum nüfus siyasaları konusu, bu sözünü ettiklerim doğrultusunda daha da aydınlanacaktır.
Bugün, emperyalizmden söz ederken, eğer ki yalnızca, "Kutsal topraklar elimizden kayıp gidiyor." ya da "Müslüman kardeşinin kanı akıyor, dur demeyecek misin?" ya da "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" ya da aynı biçimde "Bütün Kürtler birleşsin, Kürt'ün Kürt'ten başka dostu yoktur"a gelip dayandıracaksak bütün bir emperyalizm sürecini, işte bu noktada çok büyük bir yanılgıya düşeriz ve elde edeceğimiz şey bulanık suda balık avlamaktan başka hiçbir şey olmaz. Akıntıya karşı kürek çekmekten ileriye gitmez ne yazık ki.
Çünkü bugün, Malezya'da, Endonezya'da insanlar, karın tokluğuna (Günlüğü 1 dolara dek) ayakkabı yapmaktalar. Çin'de her yıl 2 milyon kişi intihar ediyor. Yanı başımız olan Afganistan'da Irak'ta Suriye'de her gün yüzlerce insanın canına kıyılıyor. 
Bu ülkede, cumhurbaşkanlığı sarayında oturan zat-ı şahanenin en yakın arkadaşlarından (İmam Hatip lisesinden) Aziz Torun'un Mecidiyeköy'deki rezidans inşaatında çalışan işçilerden 10'u asansörle 32. kattan düşerek can verdi ve bu feci olayla ilgili takip edilen hiçbir şey olmadı. İş mühendislere, müdürlere vb.ne patladı. Şirketlere uygulanan en ufak bir yaptırım yok. Burada cumhurbaşkanını da araya katmaktaki amacımın, içi boş hamaset söylemi yapmak olduğu sanılmasından korkarım; çünkü burada derdim, sermaye ile güç dengelerinin bağlantı noktalarını açıklayabilmek, bu kirli pazarda bize gösterilmeyenleri gösterebilmektir.

Şimdi soruyorum: Muhafaza. Evet; ancak neyin muhafazası? Eğer bu kirli düzenin, bu alçak, ahlaksız düzenin muhafazası olacak ise, ne olur geri dursun, eksik kalsın.
Dini bütün ne denli kardeşim yaşıyorsa bu ülkede, ben onlarla el ele verip yepyeni, içten, Anadolu kültürü ile bezenmiş ve toprak kokan, insanlık kokan bir ülke kurmaya hazırım. Benim gibi düşünen yüz binlerce dostumun olduğundan da kuşkun olmasın. Eğer, korku, dinini ve etnik kimliğini özgürce yaşayamamak ve bunun muhafaza edilemeyeceği düşüncesi olacaksa, hep birlikte birbirimizin güvencesini, güvencelerini oluşturabilecek "Potansiyel"e sahibiz. Birbirimizin değerlerini önemseyerek, birbirimizin yüzüne bakmaktan, birbirimizle konuşmaktan korkmayacağımız yepyeni bir anayasa yepyeni yurttaşlık bağları ile. Ancak, bu muhafazakarlık eğer ki, değerleri (Irk ve din bağlamında) "Empoze" etmek üzerine olacaksa, o zaman işin içinde çok çok büyük bir içtensizlik var demektir. 
Ben açıkça söylüyorum, kendimi yeterince anlatabildiğimi sanıyorum: Artık soluk alamaz hale geldik bu ülkede. Hem fiziken hem de psikolojik olarak. Bunca beton yapının arasında, insanlar da yurttaşlık bağlamından çıkıp betonlaşma aşamasına gelmiş bulunmaktalar. (Hangi dünya görüşünden olursa olsun kimseyi ayırmadan söylüyorum. Kendim dahil.)

"Beyaz yakalı", "Mavi yakalı" kavramları tam da bu bağlamda kesinlikle basite indirgenebilecek kavramlar değildir o yüzden: Bu ülkenin ve bütün dünya ülkelerinin toplumlarının temeli "Mavi yakalı"da, "Beyaz yakalı"da atmaktadır.

Yani bizde. Beyaz yakalı, mavi yakalının hakkını savundukça, mavi yakalı beyaz yakalının hakkını savundukça gelecektir güzel günler. Devrimci, muhafazakarın; muhafazakar ise devrimcinin hakkını savunarak. Dolayısıyla, Kürt Türk'ün, Türk de Kürt'ün hakkını savunacak. Bizi hipnotize eden gereçlerden, mekanizmalardan (Parlamento, kirli medya..) yüzümüzü çevirip biraz olsun sorgulamaya başladığımız an itibariyle hiç kimsenin kuşkusu olmasın ki bütün dişliler birbirini bulur. Bize gereken güç budur. 

İşte bu yüzden "Halk devlet için değildir"; işte, bu yüzden "Devletler, insanları için" var olmak zorundadır. İnsan odaklı, sosyal devlet anlayışı bunu getirir.

Eğer böyle olmazsa, her günümüz bir öncekinden daha da ilkel, daha da yozlaşmış, daha da yüreksiz ve vicdansız olacaktır. 
Psikolojisi bozulmuş ve etnik/kutsal kimlikleri tetiklenmiş, keskinleştirilmiş toplumlarda işte bu yüzden bağlılık, yurttaşlık ve anayasal hak arayışı yok olma eşiğine gelir. Güce, paraya ve otomatikleşmeye bağımlılık artar. Kadına, çocuğa şiddet, tecavüz, taciz had safhaya gelir. Sokaklarda herhangi bir neden olmaksızın kan dökülür. 

Çünkü böyle bir toplumda sevgi, acıma ve vicdan kavramları yok olmuştur. Emperyalizmin, toplumlara, dünya halklarına sunduğu acı ve yine halkları/toplumları ayrıştırma, bölme yöntemi, aslında onun birincil ve en değerli beslenme noktasıdır.

Bu durumda yapılması gereken bellidir. Yurttaş olma bilince varmak. Birbirimizden kopmadan, birbirimizden korkmadan, el ele yaşayabilmenin yollarını aramak. Ancak içtenlikle bunu savunan, gerçekten bunu isteyen insanlarla. Bu olgunun varlığını bilip de onu kişisel/kurumsal çıkarları için kullananlar ile asla değil!

erkurt.umut@gmail.com

 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 24.06.2018 - 03:16:38 | Şu an 76 kişi online | Kullanım Koşulları