ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
SUR’UN ELİNDE BEDDUADAN GERİYE NE KALDI?
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Cengiz MUMAY

Annem ve babamla birlikte şehir dışına ilk yolculuğumu gerçekleştirmek üzere sabahın köründe minibüsün koltuğuna kurulduğumda daha altı yaşındaydım. İstikamet komşu kent Diyarbakır'dı. Ama yolculuk dönemin olanaksızlıklarından dolayı zorluydu. Önce Siirt'ten Kurtalan'a gidecek, ardından bineceğimiz kara tren Diyarbakır'a ulaştıracaktı bizi.

1970 baharıydı. Birkaç gün hasta düştü annem. Siirt Devlet Hastanesi'nde pratisyen bir doktor bile yoktu. Toplam altı saatlik yolculuğun ardından Diyarbakır'a vardık. İstasyon'da indik, taksiye bindik. On dakika sonra tüm haşmetiyle Diyarbakır surları görünmüştü. Konaklayacağımız Aslan Palas'a varacağımız son düzlükte surların en devasa kapısı Dağkapı duruyordu. İşte bu Dağkapı, Diyarbakır'ın tam göbeğiydi! Yani şimdi Sur dediğimiz talihsiz ilçenin girişi buradan başlıyordu.

Odamıza yerleştik. Yemyeşil bir alanda, önünde onlarca çelenk duran Mustafa Kemal heykeli manzaramızdı.

Yol yorgunluğunu atıp yerleştikten sonra, babamın bir gazeteci arkadaşının annem için aldığı randevuya yetişmek üzere otelden çıktık. İki, üç yüz metrelik bir yolumuz vardı.

Yürümeye başladık. İnsanlar üstümüze geliyordu sanki. Çok kalabalıktı. Dağkapı'dan içeri girdik, kalabalık daha da arttı.  Otuz bin kişinin yaşadığı Siirt'ten geliyorduk, iki yüz bin nüfuslu Diyarbakır'a.

Üniversitesi bile dört yıl sonra kurulacaktı. Çok canlıydı her yer. Seyyar satıcıların gürültüleri, ilk kez gördüğüm vitrininde cansız mankenler olan içi hareketli mağazalar, beş, altı katlı yüksek binalar Gazi Caddesi'nin süsüydü...

"Doğunun Paris"inde kalabalıktan zor ilerliyorduk. Babam, kaybolmayalım diye önüne kattı bizi. Birkaç dakika sonra "sağa dönün" diye seslendi. Muayenehaneye varmıştık. Doktor, anneme bazı sorular sorduktan ve kaba muayenesini gerçekleştirdikten sonra içimizi rahatlatacak haberi verdi. Annem grip sonrası halsiz düşmüş, sadece vitamin takviyesi yeterliydi.

Diyarbakır'ı gezme vakti...

Akşama birkaç saat vardı. Gezmek için uygun bir havayı yakalamışken, az da olsa Diyarbakı'ı bilen babam,  anneme "gezmek için kendini nasıl hissediyorsun" diye sordu. Annemin yanıtı olumluydu. "Hadi, o zaman" dedi ve Dağkapı'ya yöneldik.

Dağkapı'nın içinden başlayacaktık gezmeye. Meyan şerbeti satanlar, halka tatlılarla dolu tepsiyi başında gezdirerek pazarlamaya çalışan çocuklar, köy ya da ilçe dolmuşlarına binmek üzere tahta bavul ve denkleriyle bekleyen insanları yardıktan sonra, dar sokaklar başladı.

Bizde olsa sibe ilk ilgimi çeken evlerin görkemli ahşap kapıları ve üzerlerindeki kapı tokmakları oldu. Tertemizdi sokaklar. Kaç medeniyet eskitmişti kim bilir asırlık parke taşları? Hiçbiri yerinden oynamamış, tanıklığını eksiksiz sürdürmeye kararlıydı.

Keyifle yürüyorduk. Bana pamuk şeker, kendisine ve anneme halka tatlısı almıştı babam.

Bir saat kadar yürüdükten sonra dar sokakların birinden yeniden Gazi Caddesi'ne çıktık. Çin Seddi'nden sonra ayakta kalan en büyük surlara sahip Diyarbakır'ın en uzun caddesiydi burası. Mardinkapı'ya kadar uzanıyordu.

Cadde üzerindeki Ulu Camii, Çitfte Han ve Deliller Hanı'nı gezdik. Han olarak işletilmiyordu artık ama, henüz ölmemiş onlarca zanaatın hayat bulduğu yerlerdi.

Yol boyunca ciğercilerin saldığı kokuları soluduk. Birinin önünde durduk. Küçük kürsülere kurulduk. Ortada üstü muşamba örtülü alçak bir tahta masa vardı. Ciğerler geldi, karnımızı doyurduk. Soğuk ayran da iyi gelmişti. Dinlendik biraz. Babam yeniden anneme sağlığını sordu, "iyiyim" yanıtını alınca Mardinkapı'nın yolunu tuttuk. Ulu Cami'yi gezdik arada. Melikahmet'ten geçtik. Yol boyu tarih fışkırıyordu her yerden.

Mardinkapı'ya varınca surlar bir başka görünüyordu. Diyarbakır'a özgü siyah bazalt taşından inşa edilmişti. Milattan Önce 4000-3000 yılları arasında inşa edildiği tahmin edilen surların uzunluğu altı kilometreye yakındı. Önemli bir bölümü karşımızda duruyordu. Seksen iki burçtan birini gezdik, surların üzerinde biraz yürüdükten sonra taksiye binip otele döndük.

Sonraki Diyarbakır'ım...

Üzerinden on, on beş yıl geçti. Genç bir gazeteciydim artık. Çalışmaya başladığım gazete ya da ajansların bölge büroları Diyarbakır'daydı. Orada ikamet etmesem bile, bölgede PKK eylemlerini, askeri operasyonları ve insan hakları ihlallerini incelemek amacıyla bulunduğum sekiz, dokuz yılda "evim" olmuştu Diyarbakır.

Okuduğunuz çocukluğumun anısından kaynaklı hayran olduğum bu kentin bir başka izi vardı bende artık. Dar sokakları daha fazla geziyor, surları daha fazla arşınlıyor, ciğeri daha fazla tüketiyordum. Hele hele sur dibinde bize ev sahipliği yapan Gazeteciler Cemiyeti'nin bahçesinde oturup bir iki kadehi devirmek başka bir huzur veriyordu bana.

Çok fazla dostum ve arkadaşım olmuştu burada. Hepsi bir başka candı. Bana sahip çıkarak Diyarbakır'ı belletmişlerdi adeta.

O Diyarbakır'ı istiyorum...

Onlardan biri konuğum oldu geçenlerde. Haber namusuna her zaman güvendiğim Faruk Balıkçı'ydı bu. Yakın döneme kadar Hürriyet'in her şeyiydi orada. Ama çalışması sakıncalı bulunmuştu bazı odaklar tarafından. İşinden edilmişti. Şimdi İMC'nin Diyarbakır Temsilcisiydi.

AA, TRT ve bazı yandaş gazeteciler dışında kimsenin alınmadığı Sur'u sordum Faruk'a. Derin bir iç çekti. "O Diyarbakır yok" artık dedi. Oysa en son bir yıl önce gezmiştin yeniden Sur'u. Mardinkapı'da sura nazır bir kahvede çay içmiş, Melikahmet'te ciğer yemiştim. Sülükler Hanı'nda Süryani şarabı yudumlamıştım. Faruk'un anlatımları çok hüzünlendirmişti beni...

7000 yıllık kesintisin yaşam!

Neredeyse altı aydır sokağa çıkma yasağı vardı Sur'da. Silvan, Cizre gibi harap olmuştu tarihiyle birlikte.

Ne cami dinlemişti eli silahlılar, ne han! Hele hele evlere kimse acımamıştı. Bilindik bir Lübnan, Suriye manzarası var artık Sur'un her yerinde.

Oysa Sur çok değerli bir hazinesi Türkiye'nin. Yedi bin yıldır yaşamın kesintisiz sürdüğü bir kent. Sokağa çıkma yasakları ve çatışmalar yüzünden Yedi bin yıldır ilk kez nefes alamıyor Sur.

Bilge kaynaklarından ve bölgeye neredeyse sürekli gidip gelen Gazeteci Celal Başlangıç'ı aradım. 50 civarında çocuk ve sivil kaybından, 100 kadar YDH-G'li gencin ölümünden, 80 civarında da şehit olan korucu, asker ve polisten söz etti. Rakamları tabii ki tahminiydi. Bu muammada çetele kolay tutulamazdı.

Henüz sokağa çıkma yasağı kalkmadı Sur'da. Yine Başlangıç'ın tahmin ettiği 60 civarında silahlı var bölgede. Bunların 40-45'i Sur'da yaşayan YDH-G'li gençler, gerisi PKK'nın dağ kadrosundan.

Sur'da her şey karanlık. Netleşmesi için önce yaşamın sürmesi gerekir.

Şimdi gezebilsem Sur'u, sadece kapı tokmakları bile yerinde duruyor mudur acaba? Yedi bin yılın izlerinden hangisi ayakta.

Derin bir kültür kenti olan Diyarbakır, beddualarıyla da çok renklidir. Gezdiğim zamanların birinde kulağıma çalınmıştı, çaresiz kalan bir kadının bedduası.

Bence bugün için de oldukça güncel:

"Karanlık küçelerde kör bıçağa gelesin!" (Karanlık sokaklarda en beter şekilde ölesin)

 

cengizmumay@hotmail.com

 

SUR’UN DRAM GÜNCESİ… "BEN BURANIN YABANCISIYIM!" BEN KÜÇÜKKEN YÜZBAŞIYDIM… ENSAR, TURKCELL’İN CANINI YAKMAYA DEVAM EDECEK! CAN DÜNDAR ve ERDEM GÜL NEDEN TUTUKLANMADI? MAHKEME KAPILARINDA YENİ BİR KOMPLOYA TANIKLIK ETMEK… AH ULAN REZA! BİR MARDİNLİ NASIL ÖNÜNE YATAR? YAZI DİZİLERİ ÖLÜM HER AN, CEZA BAŞKA BAHARA… 10 SANİYEDE TUTUKLA, 8 SAATTE SALIVER! SUR’UN ELİNDE BEDDUADAN GERİYE NE KALDI? “MİLLET”TEN SONRA “DOĞANIN A… KOYMA”NIN TÜRKÇESİ CERATTEPE! “HEVAL BUSH”TAN YPG’YE... ABD NEDEN KÜRTLERİ TERCİH EDİYOR? FENERBAHÇE'NİN AMEDSPOR'A DESTEĞİ GEZİ'DEN MİRAS! “ÇÖZÜM”SÜZLÜĞÜN YENİ “SÜRECİ” ERDOĞAN NE İSTER, ÖCALAN NE VERİR? YA DA TERSTEN SORUN… CİZRE ve YÜKSEKOVA’YI İL YAPMAK ÇÖZÜM MÜ? HAİN, GÜRUH, RAHİP ve NÂZIM!
 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2016 | Son Güncelleme : 22.10.2018 - 01:41:27 | Şu an 91 kişi online | Kullanım Koşulları