Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı  
ANA SAYFABİZHABERİZREKLAM
   
ÖLÜM HER AN, CEZA BAŞKA BAHARA…
İÇERİK
BAŞLIKLAR

Cengiz MUMAY

Güneydoğu bu sefer resmen kan kusuyor. Bitmek bilmeyen sokağa çıkma yasakları, çok sayıda sivil ve çocuk ölümü ile azımsanmayacak şehit haberlerini medyadan dakika başı takip ediyoruz neredeyse... Gittikçe yaşam koşulları zorlaşıyor. On binlerce insan göçüyor.

Hepimizin bildiği gibi, Suruç'ta barış isteyen gençlere yönelik 20 Temmuz 2015'te gerçekleştirilen ve 32 kişinin ölümüne neden olan IŞİD intihar saldırısı ve ardından iki polisin yataklarından şehit edilmeleri gerekçe gösterilerek, Güneydoğu kan gölüne çevrildi. PKK eylemleri, dinmek bilmeyen operasyonlar, çatışmaların dağdan şehir merkezlerine kayması beraberinde birçok insan hakları ihlali ve "yargısız infaz" iddiasını gündeme getirmeye başladı.

Birçok uzman, gazeteci hep bir ağızdan "Güneydoğu'da yeniden 80'lere, 90'lara mı dönüyoruz" diye sormaya başladı. Ancak bölgeyi iyi bilenler, olayların 80 ve 90'lardan çok farklı olduğunu kısa sürede ortaya koydular.

Çatışmaların ve insan hakları ihlallerinin ruhu o yıllara hiç benzemiyordu.

Ne Çok Terörist Vurulmuş!

Güneydoğu'yu, PKK eylemlerinin başladığı 15 Ağustos 1984 tarihinden 1991 yılı başına kadar aralıksız izledim. Sıcak çatışma, köy ve karakol baskınlarının yanısıra özellikle insan hakları ihlalleri konusunda çalıştım. Bölgenin her tarafından yükselen feryatlar, beni insan hakları ihlalleri konusunda uzmanlaştırdı. Binbaşı Cafer Tayyar Çağlayan tarafından köylülere insan dışkısı yedirilen Yeşilyurt'la doruğa çıktı bu ihlaller. Binbaşı bu suçtan yargılanamadı, ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye'yi 70 köylüye tazminat ödemeye mahkûm etti.

Neredeyse her ay güvenlik güçlerinin kurşunuyla "terörist" diye öldürülen "masum köylü" haberi yaptım. Bu haberlerin hiç biri yalanlanamadı. Yalanlamaya kalkışıldığında da, elimdeki belge ve verilerle yalanlamaları çürüttüm. Hakkımda açılmış tek dava olmadı; hatta geçirdiğim tek bir soruşturma bile.

12 Eylül'den yeni çıktığımız günleri yaşıyor olsak bile yavaş yavaş demokratik dünyanın ilgisiyle haberlerimizi rahatça yazıyorduk.

Güneydoğu'da gazetecilik yaptığım yedi yıl içinde, kırk dört ayrı olayda yetmiş yedi masum köylünün öldürüldüğünü belgeledim. Geçtiğimiz Ekim ayında da tüm bunları belgeleri ve öyküleriyle birlikte Ne Çok Terörist Vurulmuş adlı kitabımda yazdım. Kitap Türk ve Dünya medyasının büyük ilgisini çekmesine rağmen iddialarla ilgili yeni bir soruşturma açılmadı, bana bir şey soran da olmadı. Hatta şöyle de düşündüm:

"Hadi tamamı belgeli iddialara inanmayıp askerler hakkında soruşturma açılmadı, o zaman beni askere iftiradan neden yargılamıyorlar!"

Tüm olayların ortak yönü şuydu. Köylüler "yanlışlıkla" öldürülmüş, daha sonra da Sıkıyönetim Komutanlığı ya da Olağanüstü Hal Bölge Valiliği tarafından "terörist" diye açıklanmışlardı. Yakınlarından feryatlar yükselince, iddialar devletçe inkâr edilmiş ve açıklamalar savunulmuştu. Sadece bir tek olayda fail olan askerler mahkûm olmuş, diğer tüm olaylarda askerler yargılanamamıştı bile.

Osmanlı'dan kalmaz 1911 tarihli yasa

1999 yılına kadar suç işleyen devlet görevlilerini koruyan, Osmanlı döneminden (1911) kalma "Memurin Muhakematı" adlı bir yasa vardı.

Suç işleyen askerler bir türlü bağımsız mahkemeler önüne çıkarılamıyorlardı. Çünkü bu yasa, suç işleyen devlet görevlisinin yargılanmasını bağımsız mahkemelere bırakmıyor, içinde tek bir hukukçu olmayan İl ve İlçe İdare Kurulları "yargılamaya gerek olup olmadığı"na karar veriyorlardı.

"Yargılanabilir" anlamına gelen "Lüzum-u muhakeme" kararı neredeyse hiçbir olayda kolay kolay verilemiyor, "yargılanamaz" anlamına gelen "Men-i muhakeme" kararlarıyla dolup taşıyordu suç listesi kabarık dosyalar.

Örneğin Hakkâri'nin Yoncalı köyünde Temmuz 1989'da Binbaşı Ahmet Korkmaz ve emrindeki askerler tarafından tarlada ot biçen üç köylü öldürülür. Binbaşı olay ortaya çıkmasın diye köylülerin cesetlerini yakar. Tanık olanları da "güvenlik güçleriyle çatışmaya girmek" suçlamasıyla gözaltına alır. Akabinde tutuklanırlar. Bu arada yanmış cesetleri bilinmeyen bir yere gömer. Ama birkaç ceset parçası unutulmuştur çalıların arasında. Köylüler o parçaları bulup, olayı ortaya çıkarırlar. Dönemin SHP milletvekilleri olayı Meclis'e taşır. Haberler belgeleriyle yayınlanır. Ama gelin görün ki, az önce andığım yasa nedeniyle Binbaşı ve emrindeki askerler yargı önüne çıkarılamaz ve görevlerini hem de aynı bölgede sürdürürler. Özetle, devlet katil zanlılarının yargılanmasına, hatta soruşturulmasına bile izin vermemiştir.

Böylece adalet duygusu zedelenmiş, insanların devlete güveni azalmıştır.

Hatta bunu anlatan bir öykü daha var kitapta:

Yaşı on, on dört ya da 16... O, çocuk!

Kimine göre on, kimine göre on dört, kimine göreyse on altı yaşındadır çoban Mahmut Yaşar. Şırnak'ın Balveren köyünde yaşar.

Şırnak, 89 Temmuz'u yaşanırken, Güneydoğu'daki ilk kitlesel direnişe sahne olmuştur. Hayvancılıkla geçinen Balveren köylüleri, "yaylalara çıkış yasağı"nı protesto etmek amacıyla Şırnak-Hakkari yolunu ulaşıma kapatırlar. Birkaç gün yolda oturma eylemi yaparlar. TOMA'lar icat edilmemiştir henüz. Çoluk çocuk yolda uyuyup köylerine dönmezler.

Gazeteci Celal Başlangıç bu direnişi yerinde izler. Bölgeyle ilgili izlenimlerini yazar. Yazının bir bölümü, benim ana araştırma konum olan "terörist diye öldürülen masum köylüler"le ilgilidir:

"Olağanüstü Hal'de, Demokrasi Bölgesi'nde her köylü, ağaç altında yatıp uyuma hakkına sahiptir. Hatta ayakkabılarını çıkarıp başucuna da koyabilir. Ama bu arada gelen silahlı kişiler de ateş edip öldürme özgürlüğüne sahiptir. Demokrasi bu! İşte on dört yaşındaki çoban Mahmut da, bu özgürlükten nasibini alanlardan. Sen kalk kardeşin Abdurrahman'ı hayvanları sulamaya gönder, ondan sonra da uyu. Gelen silahlı kişiler de seni bir güzel tarasınlar. Kayıtlara da, 'dur ihtarına uymadığı için açılan ateş sonucu' diye geç. Ne yaparsın, fazla demokrasiden oluyor bu."

Olayı araştırmak için bölgeye gittiğimde inceleme yapan milletvekilleri de oradaydı hâlâ. Hep beraber Şırnak Belediye Başkanı Mehmet Emin Uğur'un evine konuk edildik. Ev çevre köylülerle dolup taşmıştı. Herkesin milletvekillerine anlatacak bir derdi vardı. Köylülerin çoğu direnen Balveren'den gelmişlerdi:

Çobanı ‘yanlışlıkla' öldürürsen, ablası da dağa çıkar!

"Çobanımız on yaşındaydı sadece. Uyurken öldürdüler. Teröristtir dediler. Böyle olunca gençler devlete karşı kin duyuyor. Bu uygulamalarla kin tohumları ekiliyor. Mahmut'un ablasıyla amcasının kızı intikam amacıyla dağa çıkıp PKK'ya katıldılar.  Asker bize neden baskı uyguluyor. Biz PKK'lı değiliz. Bizim maddi durumumuz iyi. Kimse PKK'ya kanmaz. Geçimimiz hayvancılıkla. Sıcak olunca hayvanlarımızı serin yaylalara çıkarmazsak telef olurlar. Aç kalırız. Bize 'yaylaya çıkmayın, orada PKK var' diyorlar. Biz asırlardır yaylaya çıkarız."

Çok geçmeden devlet Siirt Valisi Atilla Koç'un ağzından ses verir. Şırnak henüz il olmamış, Siirt'in ilçesidir.

Vali iddiaları reddeder:

- Şırnak ilçesinde 19 Temmuz 1989 günü operasyonlarını sürdüren güvenlik kuvvetleri Mahmut Yaşar adındaki vatandaşa "dur" ihtarında bulunmuşlardır. İhtar ve ikaz ateşlerine uymayan Mahmut Yaşar kaçınca ateş edilerek vurulmuştur. İddia edildiği gibi on yaşında olmayıp on altı yaşındadır. Uyurken öldürüldüğü söz konusu değildir. Zaten konuyla ilgili olarak soruşturma açılmıştır.

İster on, ister on dört, ister on altı yaşında olsun çocuk çoban Mahmut öldü. Tek gerçek bu. İster "kaçarken", ister "uyurken" öldürülmüş olsun.

Çocuk yok artık! Hatta katili bile belli değil; çünkü yargılanamadı!

Adalet nasıl sağlanacak?

Kitapta ele aldığım diğer 42 olay da neredeyse aynı nitelikte. Ölenler masum köylü, vuran asker, yargılanabilen kimse yok!

Adil yargılama olmadığı için Türkiye AİHM'nin ceza üstüne ceza yağdırdığı bir ülke olmuştu. AB'ye girme yolundaki engeller artmıştı suç dosyasının kabarmasıyla. 1911'den kalma Memurin Muhakematı Kanunu daha fazla yürürlükte kalamazdı artık. Nihayet 1999 yılında, o yasadan bir nebze daha iyi olan 4483 sayılı yasa çıktı. Yasa, suç işleyen devlet görevlilerinin daha kolay yargılanabilmesinin yolunu aralıyordu. Bağımsız mahkemelere biraz daha inisiyatif veriyordu.

Bu nedenle asit kuyuları, yargısız infazlar, korucu cinayetleriyle ilgili davalar açılabilmeye başlandı. Pek mahkûm olan olmadı ama sonuçta "yargısız infaz"ların yapanın yanına kar kalmayacağı konusunda umutlar artıyordu.

7 yılda 77, 7 ayda 300 sivil ölümü!

Yukarıda da anlatmıştım. 1984-1991 yılları arasında kırk dört ayrı olayda yetmiş yedi kişi asker kurşunuyla ölmüştü. Geçen yılın Temmuz ayından bu yana geçen yedi aylık sürede ise en az 300 sivilin öldüğü ileri sürülüyor. İddialar neredeyse her gün Mecliste CHP ve HDP milletvekilleri tarafından dile getiriliyor. Henüz açılmış tek dava yok. Bu demokrasiyle yönetilen bir ülkede kabul edilebilir bir şey değil. Devletin tavrı yine farksız. Güvenlik güçlerinin "moralini bozmak" istemiyor!

Peki, ölenler ne olacak? Bu çağda nasıl olaylar nasıl gizlenecek? Umursayan yok!

Genelkurmay'ın da Güneydoğu'da süren operasyonlarda bir rahatsızlığı olduğu aşikar. Günlerdir çeşitli Ankara kulisi yazılarında konu gündeme getiriliyor. Operasyonlara yasal bir zemin hazırlanması ve askerin suçlanmaması adına Saray'dan ve hükümetten yeni bir yasa isteniyor. 

Ve o yasanın taslağı yavaş yavaş netleşmeye başladı. Milli Savunma Bakanlığı hazırlayıp hafta sonunda Adalet Bakanlığı'na gönderdi bile! Hızla ele alınıp yasalaşacak gibi duruyor.

Yasa, Osmanlı döneminden kalma yasayı bile aratacak gibi görünüyor. Şimdi askerin yargılanabilmesi tamamıyla siyasi otoritenin iznine bırakılıyor. Rütbesi ne olursa olsun suç işleyen asker önce Milli Savunma Bakanının izni, ardından Başbakan'ın oluruyla yargılanabilecek. Oysa 1991 tarihli yasada, ilçe idare kurullarına Danıştay'da itiraz edilebiliyordu.

Özetle, askerler, terörle mücadeleden kaynaklı silah kullanma yetkisini aşma, işkence, kötü muamele gibi konularda suçlanmaları halinde Başbakan ve Milli Savunma Bakanı izin verirse yargılanabilecek.

12 Eylül'den beter günler!

İlk gençlik dönemime denk gelmişti 12 Eylül. O zamanlar bile işkence görenlerin şikâyet hakkı vardı. Suç işleyenlerin yargılanabilmesi mümkündü.  Şimdi o günleri bile arayacak Güneydoğu.

Hafta sonunda 2. Karadeniz Kitap Fuarı etkinlikleri ve imza günü için Samsun'daydım. Cumartesi günü, Radikal'den sevgili İsmail Saymaz'ın "Basın ve İktidar" konulu bir söyleşisi olacaktı. Beni de konuk alarak birlikte yürüttük söyleşiyi. 19 Mayıs Salonu tıklım tıklımdı. Ayakta insanlar vardı.

İnsan hakları ihlalleri konusunda son yılların uzman gazetecisi İsmail Saymaz, 80'leri ve 90'ları anlatmak üzere sözü bana verdi önce. Özetle, bugün yaşananların 80'lerden, 90'lardan, hatta 12 Eylül'den beter olduğunu söyledim. Akabinde Twitter'da trol ve troliçelerin saldırılarına maruz kaldım.

Toplantıdan sonra, hürriyet.com.tr'de "askere terör zırhı" haberini okuyunca düşüncelerimde haklı olduğumu bir kez daha üzülerek gördüm. Masum bir insanı öldüren askerin yargılanması neredeyse imkânsız hale getiriliyordu artık.

Bu yasa demokratik dünyadan kopuşun ilanıdır. Umarım aklıselim galip gelir de yasalaşmaz!

Yoksa ölüm çok yakın binlere!

cengizmumay@hotmail.com

 

BERAT'IN 'BERBAT' ŞAKASI SUR’UN DRAM GÜNCESİ… "BEN BURANIN YABANCISIYIM!" BEN KÜÇÜKKEN YÜZBAŞIYDIM… ENSAR, TURKCELL’İN CANINI YAKMAYA DEVAM EDECEK! CAN DÜNDAR ve ERDEM GÜL NEDEN TUTUKLANMADI? MAHKEME KAPILARINDA YENİ BİR KOMPLOYA TANIKLIK ETMEK… AH ULAN REZA! BİR MARDİNLİ NASIL ÖNÜNE YATAR? YAZI DİZİLERİ ÖLÜM HER AN, CEZA BAŞKA BAHARA… 10 SANİYEDE TUTUKLA, 8 SAATTE SALIVER! SUR’UN ELİNDE BEDDUADAN GERİYE NE KALDI? “MİLLET”TEN SONRA “DOĞANIN A… KOYMA”NIN TÜRKÇESİ CERATTEPE! “HEVAL BUSH”TAN YPG’YE... ABD NEDEN KÜRTLERİ TERCİH EDİYOR? FENERBAHÇE'NİN AMEDSPOR'A DESTEĞİ GEZİ'DEN MİRAS! “ÇÖZÜM”SÜZLÜĞÜN YENİ “SÜRECİ” ERDOĞAN NE İSTER, ÖCALAN NE VERİR? YA DA TERSTEN SORUN… CİZRE ve YÜKSEKOVA’YI İL YAPMAK ÇÖZÜM MÜ? HAİN, GÜRUH, RAHİP ve NÂZIM!
 

Bizhaberiz Bağımsız Haber Portalı

BİZHABERİZ BAĞIMSIZ HABER PORTALI | Bizhaberiz.net © 2018 | Son Güncelleme : 13.12.2018 - 01:51:20 | Şu an 100 kişi online | Kullanım Koşulları